EğitimKişisel Gelişim

Yazısız Hikayeler Atölyesi

Süzgeç

Gizli kalmış bir hikaye yazma tekniği: Yazısız hikayeler. Osmanlıca çocuk dergilerinde yer alan bu tür, 100 yıl sonra öğrencilerin kaleminde yazarlık atölyesiyle ilk defa hayat buldu.

İyi bir hikaye yazmanın üç kuralı vardır. Ama problem şu ki, o kuralları kimse bilmiyor.” İşte bütün hikaye burada başlıyor; nasıl yazılacağının kurallarını, usullerini belirleyerek. Öncelikle öğrenciler yazma merakını nasıl kazanacaktı? Bu merakla ‘Acaba Osmanlı devrinde çocuklar neler okurlardı, nasıl yazarlardı?’ sorusuna cevap aramak gerekir.

Tabii ki Osmanlıca çocuk dergileri bu konuda birinci kaynaktı. Osmanlıca yayınlanan ilk çocuk dergisi Mümeyyiz’den (1869), Çocuk Yıldızı’na (1927) kadar 50’ye yakın çocuk dergisini inceleme imkânı oldu. Muhteva yönünden zenginlik ve kelimeler arasındaki bağlılık bugünün yetişkin seviyesinde idi.

Bilmeceler, bulmacalar, hediye kazananlar, masallar, ahlak hikayeleri… Hepsinin naif dili, maziye dair bir hayranlık hissi uyandırdı. En çok da resimli hikayeler dikkat çekiyordu. Hepsini ayırmaya başlarken ‘yazısız hikaye’ diye bir yazı türünün sıklığı artıyordu. Fotoğrafı, resmi, çizgiyi ve karikatürü daha o günden tarif etmişlerdi: Yazısız hikaye. Onları da ayırmaya başladım. Her ne kadar böyle kolay görünse de buna zaman ayırmak hepsini bir araya getirmek iki yıla tekabül etti. Yazısız hikayeler, Osmanlı’nın son devrinde daha sıklıkla yer tutuyordu.

Çocuk Dünyası, Resimli Dünya, Yeni Yol dergilerinde daha fazla vardı. Şunu unutmamak gerekir; 1869’da çıkan ilk Osmanlıca çocuk dergisi “Mümeyyiz”in de payı var. Dergilerin tarihi seyrine bakıldığında aynı zamanda fotoğrafçılığın ve çizerliğin de geliştiği hissediliyordu. Bir zaman sonra yazılı hikayeler, çizgilerle “yazısız hikaye” şekline çevrilmiş, görüntünün tesirinden istifade edilmeye çalışılmıştı.

Yazısız hikayelerin çokluğu dikkat çekiyordu. ‘Münderâcatsız hikaye’ şeklinde de yazılmıştı. Muhtemelen bunların çocuklar tarafından yazılmasını, yorumlamasını hedeflemişlerdi. Lakin sayfada yazı yazacak yer, boşluk bırakılmamıştı. Bu, yarım kalmış bir hikaye çalışması gibi göründü. Tamamlanması için üzerine kafa yormak gerekiyordu.

Yaklaşık 100 yıl, yani bir asır önce tasarlanmış bir fikri, hikayeyi günümüz için kullanılabilir hale getirmek için usul bozulmadı. Yazısız hikayeler yorumlanmadı. Çünkü geçmişle bağ kurmak ancak böyle mümkündü. Bunların, temel kurgu unsur ve teknikleriyle herkes tarafından yazılarak birer hikayeye dönüşeceği aşikârdı. Orijinal çizgileri korumak, üzerine ilave etmeden koymak, “yazar adayı”na bırakmak ortak fikirdi. Hepsi tekrar çizdirilebilirdi; ancak o zamanki ruh ve hissiyat pek de hissedilmezdi. Taş evlere boya yakışmadığı gibi bu yazısız hikayeleri doğal halleriyle vermek daha uygundu. Böylece 33 yazısız hikaye, 33 uygulamalı yazı tekniği ile birleştirildi. Bu Hikayenin Yazarı Sen Olabilirsin kitabı ortaya çıktı.

Sonra bu kitapla yaklaşık 5000 öğrenci ile Özel İsabet Okullarında atölye çalışması yapma imkânı oldu. Sakarya Eğitim Kurumları ise bunu bir merhale daha ilerletti. Yazarlık Atölyesi açtılar. İnsan ve Hayat Dergisi editörleri ise uygulama ve değerlendirme kısmında çözüm ortağı oldu.

100 yıl önce Osmanlı Çocuk Dergileri’ndeki “yazısız hikayeler” ilk defa yazılı hale geldi. 100 yıl önceki nesil ile günümüz nesli arasında bağ kuruldu. O devrin çocuklarının hissiyatı, ortak noktada buluştu. Çocuk edebiyatında ‘yazısız hikaye’ türü, Sakarya Eğitim Kurumları öğrencileri sayesinde yazılı hale geldi.

Atölye sonunda 33 hikaye yazmış oldular. Sadece 7 “yazısız hikaye”yi uygulamalı atölye çalışması olarak sunuyoruz. Hepsine yer veremedik; lakin emekleri, başarıları, gayretleri, yazdıkları, takdir edilmeye değer.

Kalemlerinden hikmet tohumları saçılsın, kalemleri kuvvetli olsun.

7 Teknikle Yazısız Hikayeler

Uygulama okulu: Sakarya Eğitim Kurumları- Eskişehir

Atölye: Yazarlık Atölyesi

Atölye Öğretmenleri: Eyüp Kara, Nurcan Çetin, Zeliha Karatay, İpek Yiğit

1.TEKNİK: İlk Cümle Önemli

LEYLEK AİLESİ

Zeynep Beyza Yılmazer

Baba leylek, her gün yaptığı gibi o gün de çocuklarını gezdirmeye çıkarmıştı. Son birkaç aydır anne leylek kuluçkaya yattığı için bu görevi üstlenmişti. Her gün farklı yerlere gidiyorlar vahşi hayatlara tanık oluyorlardı. O gün de bir sürü lezzetli yiyecekler ile karşılaştılar. Yemek ararken mükemmel ve leziz balıklar buldular. O balıkları yediler ama anne leylek nasıl yiyecekti? Kuluçkadan kalkmaması gerekiyordu.

Baba leylek ise geri dönerken kanatlarıyla uçuyor ve sırtında yavrusunu taşıyordu. Bugün yolda iki kırmızı tekerleği olan yeşil tahta arabayı gördüler. Önce baba leylek etrafa dikkatlice bakındı. Yerde onların izleri dışında başka iz yoktu. Yavru leylek atlayacaktı ki baba “Dur!” dedi sessizce. Etrafı iyice süzdü ve atlayabilirsin dedi. İyice süzmüştü, çünkü ilk defa bu kadar uzağa gitmişlerdi.

Eski evleri bir tarlanın yanındaki evin simsiyah bacasının üzerinde rengi kararmış kiremitlerin yanındaydı. Ne kadar kötü gözükse de mutlu bir hayatları vardı. Daha sonra orayı yıkıp yüksek bir otel binası yapacaklarını duymuşlar. Oradan gitmeleri gerekliymiş ama evlerini çok seviyorlarmış. Bu yüzden biraz daha kalmaya karar vermişler. Birkaç gün sonra leylekler uyurken birkaç adam gelip evi yıkmaya başlamışlar. Anne leyleğin yumurtalarına bir şey olmamıştı ancak baba leyleğin bacaklarından biri yaralanmıştı. Daha sonra şehirden kaçıp uzak yerlere gitmeyi planlayarak uçtular, uçtular ve uçtular. Bir sürü yüksek bina gördüler. Eğer her bina yapılırken bir leylek sakatlansaydı ne olacaktı leyleklerin sonu? Bunu düşünürken dağılmış olan baba leyleğe küçük leylek hafifçe dokundu. Baba leylek bir anda kafasını çevirdi ve çocuklarına “Gidelim artık, çok yolumuz var.” dedi.

Eve ulaşınca baba leylek pek neşeli değildi,  insanlara güvenmemesi gerektiğini anlamıştı. Biliyordu iyi insanlar da vardı ama bir o kadar acımasız insan olduğunu da biliyordu…

2.TEKNİK: Beş Kelime Etrafında

Beş kelime: Kümes, tavuk, sepet, fare, pencere

UZUN GÜNLER SONUNDA

Zeynep Sude Durmuş

Bugün on beşinci günümdü. Sonunda bu beyaz yuvarlağın içinden çıkacağım. Zaten yumurtanın içinde yiyecek bir şey de kalmadı. Annemin sıcacık tüylerinin altında sabırsızca bekliyordum. Gıcırdayan kapının sesini duydum demek ki içeriye sahibimiz Mehmet Amca geliyor ve annemi besleyecek. Ama bugün farklı oldu. Mehmet amca bizi alıp buz gibi bir sepetin içine koydu. Bu arada yumurtam çatlamak üzereydi. Yolda sallanarak giderken kafamın üzerinde bir çatlak oluştuğunu fark ettim. İki dakika sonra kabuk çatlamıştı ve ben dış hayata ilk adımımı atmıştım. Başlarda biraz afallamıştım. Aklıma ilk gelen şey annemin yanına gitmekti.

Sepetin üzerinde bir açıklık vardı. Yumurta kabuklarını kullanarak dışarı atladım. Bu benim için bir ilkti, kardeşlerimde peşimden atlayarak kapıdan içeri doğru minik minik adımlarla içeri girdim. Arkamızdan Mehmet Amca’nın bize gülerek hayretle baktığını gördüm. Tabi niye güldüğünü annem daha sonra bize anlatmıştı. Meğerse Mehmet Amca bizi yenilen yumurta sanmış.

3.TEKNİK: Son Cümleye Bitiştir

Son cümle: “Yıllardır bu anı bekliyordum. Etraf kalabalık değil amma ben yine de imzamı atayım.”

ÖKÜZÜN RESSAMLIĞI

Dilara Doğruyol

Mehmet Bey, yıllardır ressam olma hayali kurardı. Bir gün resim malzemelerini yanına aldı ve kırlara çıktı. Bir çobanın birkaç öküz otlattığını gördü. Kısa boynuzlu, üzerinde siyah benekleri olanı gözüne kestirdi. Çobanın yanına yaklaşarak “Merhaba ben bir portre çizmek istiyorum-beğendiği öküzü eliyle işaret edip- şu öküzü birkaç saatliğine ödünç alabilir miyim?” diye sordu. Çoban başta tereddüt etse de sonra kabul etti.

“Pekala, alabilirsiniz. Ancak bir ağaca bağlayalım ki kaçmasın.” Sonrasında öküzü bağladılar. Mehmet Bey, tekrar teşekkür ederek işe koyuldu. Önce hayvanı iyi görebileceği bir yere geçti. Daha sonra şövalesini kurdu, şemsiyesini açtı ve boyalarını çıkarıp yerleştirdi. Sandalyesine kurularak öküze bakmaya başladı. Bir yarım saat kadar öküzün yerinde durup, kıpırdamamasını sağlamaya çalıştı; lakin sonra bunu başaramayacağını anlayınca, resmi çizmeye başladı. Önce yeşil otlakları, uzun kavak ağaçlarını ve arkada görünen dağları çizdi. Daha sonra öküzü çizmeye koyuldu. Ama hayvan huysuzlanmaya başladı. Mehmet Bey zar zor tamamladı öküzü.

Son dokunuşlarını yapacakken çok acıktığını hissedince, arkasına döndü ve çantasından sandviçle içeceğini çıkardı. Yemeğini yerken, öküz daha çok huysuzlandı. Mehmet Bey aceleyle yemeğini bitirmeye çalışırken arkada bir gürültü koptu. Hemen arkasını döndü. Ve o an gördü ki, öküz kuyruğunu sallarken kuyruğunu boyamış, tuvalin üzerinde gezdirerek Mehmet Bey’in yapacağı son dokunuşları yapmış ve ortaya bir tablo çıkarmıştı.

Piknik yapmak için bulundukları tarafa gelen köylüler de gürültüyü duymuş, meraklanıp Mehmet Bey’in yanına gelmişlerdi. Tuvali gördüklerinde “Ne kadar güzel bir resim çizmişsiniz” diyerek alkışladılar. Mehmet Bey de şöyle cevap verdi “Yıllardır bu anı bekliyordum. Etraf kalabalık değil amma ben yine de imzamı atayım.”

4.TEKNİK: Kahramanını Seç

İNSANLAR VE DOĞA

Elanur Nazlı

Biz küçük deve kuşları genelde aramızda yarış yapardık. Her şey çok güzeldi, taa ki o ana kadar. “Hangi ana kadar?” diye soracaksınız. “İnsanlar bizim adamızı keşfedene kadar.”

Yemyeşil ağaçlarla dolu masmavi denizi bulunan bir adada yaşıyorduk. Ağaçların arkasında oynarken bir uğultu duyduk, sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladık. Denizin üstünde kocaman bir gemiden radyoaktif denilen sıvılar dökülüyordu. Akşam olunca ailelerimizin yanına gittik, tam o sırada anneme birden “Anne radyoaktif sıvılar ne demek?” diye sordum.

Annem sesini birden yükselterek “Sen o kelimeyi nerden duydun?” dedi. “İnsanlardan“ dedim. Bir hafta sonra aynı gemi tekrar gelip radyoaktif sıvılar denilen sıvılardan daha fazla döküyorlardı.

Ben ise hâlâ bu yaptıklarının sebebini anlamamıştım. İnsanlar adamıza geldikleri zaman çalılıkların köşesinde yaptıklarını izliyordum. Bu bir ayın sonunda nerdeyse adamızda hiç yeşil alan kalmamıştı. Bir kaç tane kalan ağaçları kesmeye geldikleri zaman ellerinde avcı tüfekleri vardı.

“Buraya bir önceki gelişimizde deve kuşlarına ait ayak izleri görmüştüm.Eğer bir kaç tane vurabilirsek…” İşte tam o anda insanların bu adaya geldiklerinde neden saklanmamız gerektiğini anlamıştım. Sürüden çok uzak bir yerden saklanıyordum. Sürünün bulunduğu kısma doğru yürürken çalılıklara değip ses çıkarmıştım. İnsanlar sesin geldiği yöne doğru hem koşup hem ateş ediyorlardı ateş ettikleri sırada bacağımdan vurulmuştum.

Bir tanesi tam o sırada karnından vurulmuştu ve hareket edecek hali ise kalmamıştı.  Arkamızdan da “Kaçııın, kaçıın” diye bağırıyordu. Hepimiz kaçıp kurtulmuştuk ama şimdilik. Çünkü yiyeceğimiz kısıtlı, can güvenliğimiz yok, insanlar artık o adada bizi yani deve kuşlarının yaşadıklarını biliyorlardı. Kimisi bu olaydan bir hafta sonra, kimisi bu olaydan bir ay sonra, kimisi ise bu olayda can verdi. Ömrümüzün çok uzun olmadığını biliyorum belki şu anda yani bunu okuyan kişilerin zamanında bizim neslimiz çoktan tükenmiş olacak.

5.TEKNİK: Olay Halkalarını Bağla

ANNE KAZ VE AKILLI YAVRULARI

Ahmet Hilmi Aysu 

Yılın en güneşli günleriydi. Anne kaz ve on yavrusu öğle vaktinde çayırlığa doğru yol almışlar. Çayırlığa giderken yavru kazlar çok susamış ve terlemişlerdi. Yavru kazlar daha fazla dayanamayıp annelerinden havuza götürmelerini istemişler.

Anneleri eve geç kalma düşüncesi ile her seferinde “Çayırlığa az kaldı.” diyerek yavrularını geçiştiriyormuş. Yavrularından en akıllı olanı “Annemiz bizi geçiştiriyor.” diye hepsine söylemiş. Yavrularda bir plan uygulamışlar. Hepsi yolları üzerindeki pis borunun içine girip çıkmışlar. Bu sırada anneleri onları fark etmemiş.  Ama çıktıklarında yavrularını gören anne kaz, çılgına dönmüş. Fakat yavrularını affetmiş. Yavru kazlar kirlendiği için havuza doğru yol almışlar. Havuza vardıklarında anne kaz şaşırmış, çünkü havuzun kenarları temiz değilmiş. Anne kaz, havuzun kenarlarından giremeyeceklerini anlamış ve rampaya doğru yol almış.

Anne kaz hayatında hiç rampadan suya atlamamış; ama şimdi atlamaya mecburmuş. Anne kaz tereddüt ve korku içinde havuza atlamış. Gayet güzel bir şekilde havuza atlamış. Bunu gören yavrular coşku ile sırayla havuza atlamışlar. Bütün yavrular susuzluklarını ve terlemelerini gidermişler hem de temizlenmişler.

Anneleri yine geç kalma endişesiyle biraz yüzüp yavrularını çıkarmış ve çayırlığa doğru yol almışlar. İkindi gibi çayırlıktaki işlerini bitirip eve dönmüşler. Evde yaramaz yavru, bu planlarını annelerine anlatmış. Anne kaz, kızmamış; hatta zeki oldukları için onları tebrik etmiş.

6.TEKNİK: Ben Dilinde

SİVRİSİNEK MÜCADELESİ

Hasan Baran Şahin

Yarınki sınavda uyuklamamak için erkenden yatmaya karar verdim. Ama boşaydı, çünkü gece uyurken bir ses duydum. Sonra etrafa baktığımda bir ses, fark edemedim. Bu ses bir daha gelince artık yataktan kalktım. Ve yine baktım bu sefer sesin ne olduğunu anlamıştım. Bu bir sivrisinekti. Hemen gece lambasını elime alıp sivrisineği kovmaya çalıştım. Bunu yaparken hem arkamdaki ayna hem de elimdeki gece lambam kırılmıştı.

Kırılan eşyalarımla uğraşırken sivrisinek etrafta uçmaya devam ediyordu. Sinirlenip yanımdaki tahta parçasıyla denedim, ama yine olmadı. Bu seferde çekmecem kırılmıştı.

Sivrisineğin bir yere konmasını bekledim ve durduğu yerde sobanın üstüydü. Yavaş adımlarımla sobaya doğru gittim. Tam elimle yakalayacakken, sobanın üstünden kaçtı. Etrafa baktığımda odanın çok dağınık olduğunu fark ettim. Odamı düzenlerken aklıma müthiş bir fikir geldi. Hemen mutfağa gidip dolaptan elek aldım, yatağa geçip yorganımı örtüp eleği yüzümün üstüne yerleştirdim.

Bir müddet geçtikten sonra artık sivrisineğinin odada olmadığını fark ettim. Yüzümdeki eleği çıkartıp uyumaya başladım, kendimi bir zaferin içinde zannettim.

SİNEKLE MÜCADELEM

İlkcan Başar Mutlu

Karanlıkta el kol hareketleri ile kendimden uzaklaştırmaya çalıştığım sivrisineği, başarılı olamayacağımı anlayınca kalktım, ışığı açtım. Elime bir sineklik aldım ve onu aramaya başladım. Masamın ucuna konmuştu, nişan aldım “pat” diye indirdim sinekliği… “İşte bu, tam isabet!” gibi düşünceler ile masama yaklaşırken “vızzzz” sesi ile irkildim. Yaşıyordu. Bu seferde odamdaki aynaya kondu. Tekrar aynı hareketlerle hedefe odaklandım ve sineklik. İşte o anda her yer cam oldu.

ODADAKİ SES

Selin Demircan

“Sinek sanki orası benim odam değilmiş de onun odasıymış gibi davranıyordu.”

7.TEKNİK: Sonunda Ne Değişiyor?

YİNE KEL KALDIK

Safiye Sena Candan

Çocukluğundan beri bir tek saç teli çıkmayan Keloğlan, insanların onunla alay etmelerine bir çare arıyordu. Yine böyle bir günde Keloğlan kendi köyüne üç gün uzaklıkta olan bir berberin namını duydu. Berberin kısa saçları uzatan, hiç olmayan saçları çıkaran bir saç suyu varmış. Öğrendiği kadarıyla da formülünü kimseye vermiyormuş.

Keloğlan düşünmüş, taşınmış ve bu berbere gitmeye, derdine çare bulmaya karar vermiş. Bohçasını hazırlamış, annesinden helallik istemiş ve yola çıkmış. Yolda bir sürü insanla karşılaşmış, kendisi gibi bir mağdur daha görmüş. Aynı yere gidiyorlarmış, bari yol arkadaşı olalım demişler. Bu sayede Keloğlan yolun nasıl geçtiğini anlamamış.

Vardıklarında berber onlara koltuklara oturmalarını söylemiş. Onlar da hemen oturup beklemeye başlamışlar. Keloğlan etrafa bakınırken bir bebeğin siyah şişeye uzanmaya çalıştığını görmüş. Şişenin üzerinde “saç suyu” yazıyormuş. Keloğlan “Acaba bizim su, bu su mu?”diye merak etmiş. O bunları düşünürken çocuk şişeye uzanmış ve içindeki bütün suyu kafasından aşağı dökmüş. Çocuğun birden her yerinden saç çıkmaya başlamış.

Keloğlan öylece bakakalmış. Berber, birden bebeğin yanına koşmuş. Bebeği kucağına alıp şöyle bir bakmış. Sonra onu tekrar sandalyeye oturtmuş.  Berber Keloğlan’a bu sudan hiç kalmadığını ve bu suyu ancak üç yılda hazırlayabileceğini söylemiş.

Keloğlan çok üzülmüş ve şöyle demiş:

“Vah vah! Yine kel kaldık.”

Hikaye Gönderenler

  • KESMEYEN BIÇAK (Selin Demircan)
  • SIRTIMDAKİ KAMBUR (Ada Çelik)
  • BEBİTO’NUN MACERASI (Melik Taha Aydoğdu)
  • KÜMES MACERAM (Elif Serra)
  • BİR SABAH (Zeynep Tosun)
  • HAYALLERİM VE HASTALIĞIM (Meltem İnan)
  • TALİHSİZ RESSAM (Meryem Karadağ)
  • KÖY OKULU DAĞILIRKEN (Mert Teke)
  • KOMŞU (Meryem Karadağ)

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı