AraştırmaİnsanKapak

Yörük Çocukları

Kundakta Başlayan Mücadele

Çumra’dayız. Ova üzerine kurulmuş Konya’nın nadide bir kazası burası. Vakit öğleye yaklaşırken hanesine misafir olacağımız Yörük ailesiyle konuşup kararlaştırdığımız yere varıyoruz. Biraz geç kalacaklarını söylediklerinden bekliyoruz. Vakit varken değerlendirmek lazım. İniyorum arabadan, etrafıma göz gezdiriyorum. Gölgelik bir yer… Evet, pürüzsüz, mavi çarşaf gibi göz alabildiğine uzanan gökyüzü altında gölgelik yer arıyorum. Güneşin hiç bu kadar parlak, yakıcı, zirveye ulaşmak için sabırsızlandığını görmemiştim.

Nihayet dallarını şemsiye gibi açmış, etrafına gölgelik lütfeden bir ağacın altına sığınıyorum. Bir taraftan şakağımdan yanaklarıma doğru süzülen terleri silerken, diğer taraftan çantamdan çıkardığım, İstanbul’dan başlayıp Konya’da son bulan tren sergüzeştimle ilgili defterime düştüğüm notlara tebessümle ve içimden geçirdiğim ‘İnşallah bir daha aynı durumu yaşamayız’ temennisiyle göz atıyorum:

“İstanbul’dan Konya’ya yaptığımız tren yolculuğu hayli çetin geçmişti. Bindiğimiz vagonda üç tane de bebek vardı. Adeta birbiriyle anlaşmış gibiydiler. Biri susup diğeri ağlıyor, o da susup tam derinden bir oh çekecekken bu sefer de üçüncüsü ağlamaya başlıyordu. Birisi çocuğunun ağzına bir şeyler tıkıştırmaya çalışıyor sussun diye, bir öteki kucağına alıp vagonun içinde gezdiriyor. Diğeri de oturduğu yerden ‘eee eee eee’ diyerek bir an önce uyuması için uğraşıyordu. Ama nafile… Konya Garı’na varıncaya kadar ne saat geçmek bildi ne de ağlama sesi dindi.”

Kalemimi elime aldım. Şimdi, birkaç cümle de bu an ile alakalı düşüyor defterimin beyaz kağıdına. “Çumra’dayız” diye başlayan notuma nihayet vermiş, defterimi tam kapatırken karşımda; gözlerinde saflığın ve temizliğin, ellerinde mücadelenin ve emeğin izleri görülen orta boylu iki adam, birinin elinden tutmuş 6 yaşlarında bir kız çocuğu, diğerinin kucağında 6-7 aylık uyumakta olan erkek bir bebek, bir de kısa boylu, mizacı sert, ses tonunda kararlılık hissedilen, 50 yaşlarında bir kadın beliriyor. Tanımaya başladıkça, bu hanımefendiyle alakalı defterime şu notu düşeceğim:

“Gönlüne 160 kara çadırı, yüzlerce Yörük’ü sığdıran bir kadın. Onların dertleriyle dertlenen, onlarla gülüp onlarla ağlayan, onların dili olup seslerini duyuran, mücadeleci bir Osmanlı kadını. Adı Pervin Çoban Savran; ama herkes ona Pervin Ana der.”

Tabiat, insanın korkusunu alır; şehir, insanları korkaklaştırır.

Selamlaşma faslı kısa sürüyor. “Gidilecek yol biraz uzun, vakit kaybetmeye gerek yok. Yol beklemekle bitmez, gitmekle biter. Bir an önce çıkalım yola.” diyor Pervin Ana.

Binip arabalara çıkıyoruz yola; onlar önde, biz arkada. Yol boyunca ekinli ekinsiz geniş düzlükler, onların bittiği noktada yükselen dağlar bize eşlik ediyor.

Yol uzun gelmez insana, sohbet koyu olursa. Öyle de oluyor. Kendimizi derin bir sohbetin içinde buluyoruz. Bize eşlik eden rehberimiz, dünle bugünü kıyaslayarak çocukluğundan kesitler anlatıyor:

“Bir zamanlar biz de konar-göçerdik. Bu hayat içerisinde, ‘Yörük çocuğu’ olmak zor. Şehirdeki çocuk gibi yaşayamıyorsunuz çocukluğunuzu. Lakin günümüz çocuklarını gördükçe iyi ki bir kıl çadırında büyümüşüm, diyorum. Yörük çocuğu, sorumluluk sahibidir, mücadelecidir, özgüvenlidir. Düşünün, abim sekiz yaşında bir çocukken babam tek başına onu İstanbul’a gönderiyor. Şimdi hangi anne-baba bu yaştaki çocuğunu başka bir yere tek başına gönderir. Bırakın sekiz yaşında bir çocuğu, 20-21 yaşına gelmiş, delikanlı diyebileceğimiz gençler bile yalnız başlarına üniversite kaydına gidemiyor. Yanında ebeveyninden biri oluyor. Tabiat, insanın korkusunu alır; şehir, insanları korkaklaştırır. Bunu öğrendim.”

Rehberimiz, hoşuma giden son cümlesini bir kez daha tekrar edip susmuştu. Asfalt yol da bitmiş, bir arabanın geçebileceği genişlikteki dağ yoluna çoktan girmiştik. Ağaçlar bizle musafaha etmek istercesine yapraklarını arabamıza uzatıyor, yeşillikler içerisinde boy vermiş renkli renkli çiçekler bizim gelişimize sevinmiş gibi gülümsüyordu. 10 kilometre kadar daha sarsıla sarsıla gidiyoruz toprak yolda. Öndeki arabanın durmasıyla, 45 dakikalık yolculuğumuz sona erdi. Nihayet Yörüklerin kondukları yaylaya geldik. Biz de durup iniyoruz arabadan. İlk, tatlı bir esinti selamlıyor bizi. Derin bir nefes çekiyorum içime. Bir daha… Bir daha… Çumra merkezdeki sıcaklıktan eser yok. Etrafıma bakınıyorum; göz alabildiğine ağaç, yeşillik, gökyüzü…  Bu rüzgar, bu doğa, bu güzelliklerle iç içe oldukça, bir kez daha hak veriyorum rehberimizden aklımda kalan söze: “Tabiat, insanın korkusunu alır; şehir, insanları korkaklaştırır.”

“Buyurun, çadıra geçelim.” Pervin Ana’nın sesi bizi çağırıyor.

Yörüklük, mücadele demektir.

Yağmur suyu içeri sızmasın diye üzerine mavi branda çekilmiş, tam ortada bir, yanlarda altı direk üzerine oturtulmuş kara çadırdan içeri giriyor, işaret edilen yere oturuyoruz. Yörüklerin yaşama alanı olan bu çadırın içi, orta halli bir oda genişliğinde. Yarısı kilimlerle döşeli ki, burası oturma odası, misafir odası ve yatak odası niyetiyle kullanılıyor; diğer yarısı mutfak olup ateş yakıldığından bu kısma bir şey serilmemiş.  Hane sahibi Yörük Mustafa, vakit kaybetmeden bu kısımda; yani mutfakta yaktığı ocağın üzerine, içine su doldurduğu kara güğümü koyup kaynamaya bırakıyor.  Su kaynamaya, muhabbet koyulaşmaya dursun, ben gördüklerimi, hissettiklerimi defterime kaydedeyim.

Bir ara gözüm pembe battaniye içinde, çadırın kapıya yakın köşesinde, kendi haline bırakılmış, hemen hemen yedi aylık ve yanakları kızarmaya durmuş gül gibi al al Hamza’ya takılıyor. Evin diğer sakinleri, karasineklerle büyük bir mücadelenin içinde. Sinekler birbiri ardınca yüzüne konuyor, o da yattığı yerden küçücük elleriyle onları savuşturmaya çalışıyordu. Bu, Hamza’nın ilk ‘mücadele’lerinden biriydi; ya ağlayacak ya da bu mücadeleyi kazanacaktı.  Tam bu sırada Pervin Ana, Yörük çocuklarından bahsetmeye başladı. Dikkatimi o tarafa yoğunlaştırıp dinlemeye koyuldum.

“Yörüklük, mücadele demektir. Haliyle çocuk, bu hayat şartları içinde doğup büyüdüğünden daha bebeklikte başlar hayatla mücadelesi. Kah anne sırtında odun toplamaya çıkar, kah sürünün peşinde çoban olur, dağa gider.”

Çadırın hanımı Zeynep’in gelmesiyle Pervin Ana konuşmasına ara veriyor. Yörük Mustafa çayı demlemiş, sürünün başına gitmiş, Zeynep gelmişti. Gelir gelmez de malzemeleri hazırlamış, hamur yoğuracağı leğenin başına oturmuştu.

“Bir bardak çay içseydin Zeynep.”

“Yok Ana, misafirlerimiz var. Şu hamuru yoğurayım.”

Pervin Ana, “Peki” deyip hem çaylarımızı doldurdu hem konuşmasına devam etti.

“Çocuğun aklı kesmeye başladı mı büyük adam olmuştur artık. Tabii hayat mücadelesi de zorlaşmıştır. Odun toplanacaksa odun toplar, süt sağılacağı zaman keçilerin başını tutar, ağılın içindeki gübreyi süpürür, köpeğin yalını önüne kor, annesinin ya da babasının yanında davarın peşinde gider. Bunları 5-6 yaşlarında yapmaya başlar çocuk. 10 yaşına geldiği zaman bir sürüyü tek başına idare edecek bir çoban olur.”

Gözüm tekrardan Hamza’ya ilişiyor. Uyumuş. Verdiği mücadelede yorgun düştüğü kesin. Sinekler zafer kazanmış gibi al al yanakların üzerinde gezinseler de benim gönlümde muzaffer, ağlamayarak verdiği mücadeleyle uyuya kalan Yörük Hamza idi.

Zeynep Hanım, Hamza’nın uyuduğunu görünce ayağa kalkıp oğlunun yüzüne ince bir tülbent örttükten sonra dışarı çıkıyor. Geniş bir tepsi içerisinde getirdiği keçi sütünden yaptığı peyniri, tereyağını ve yoğurdu bırakıyor önümüze. Sönmeye durmuş közün üzerine de bir sac yerleştirerek ocağın hemen yakınına kurduğu sininin başına geçiyor. Dinlendirdiği hamuru topak topak ederken kafasını hafif yana çevirip ocağa bakıyor, ocakta sadece köz kalmış. Kızına sesleniyor.

“Melek, bir koşu odun al gel, ateşi uyandıralım.”

Bir kahve çekirdeği gibi elleri ve yüzü güneş altında kavrulmuş, kara yağız, gözleri de en az saçları kadar siyah, altı yaşına yenice girmiş Melek; elindeki oyuncak bebeğiyle dışarı çıkıp bir kucak dolusu odunla geri dönüyor. Ocağa atılan odunlar ateşi canlandırıyor, sacı kızdırıyor. Zeynep Hanım’ın açtığı hamurları pişirmeye başlıyor Pervin Ana. Sıcak sıcak bezdirmeleri önümüze koyarken uyarmadan da edemiyor.

“Soğutmayın, arasına bol bol tereyağını sürün, keçi peyniri, yiyin. Zarar gelmez.”

Yiyoruz. Biraz sonra davarı getiren Mustafa da katılıyor bize. Hep beraber yiyoruz. Karnımız doyuyor. Duamızı edip sofranın başından biraz geriye çekiliyoruz.

Sofra kalkıyor. Hilal şeklinde bir halka oluşturup Pervin Ana’yı dinliyoruz:

“Biliyor musunuz, Melek’in de Hamza’nın da kendine ait keçileri var. Yörüklük geleneğinde bu bir adettir. Sonraki nesil düşünülür. Çocuk doğunca annesi, babası, dedesi, ninesi, vermek isterse yakın akrabaları birer keçi verir. Her yıl bu keçiler çoğalır. Evlilik çağına gelip evden ayrılacağı zaman da ne kadar keçisi varsa aile sürüsünden ayırır, kendi sürüsünü oluşturur. Maddi zorlukların, mücadelenin yanında böyle güzellikler de var. Fakat bundan daha önemli bir şey var ki…”

Bir anlık sükût…

Duraklıyor Pervin Ana. Sesi titremişti. Güneş panelinden elde ettikleri elektrikle yanan cılız lamba altında gözlerine bakıyorum, nemlenmişti. Dokunsak ağlayacaktı. Pür dikkat kesiliyorum. Ne keçilerin ne çoban köpeğinin ne de böceklerin sesi… Sadece Pervin Ana’nın sesine dikkat kesiliyorum.

Konuşmaya devam ediyor Pervin Ana:

“Fakat bundan daha önemli bir şey var ki, çocuklarımız manevi olarak savunmasız büyüyorlar. Her türlü kötülüğe karşı mücadele edecek dinî bilgiden yoksunlar. -İşaret parmağıyla Melek’in elindeki telefonu göstererek,- bakın kötülük zaman, mekan dinlemeyip kıl çadırların içine kadar girdi. Konar-göçer olduğumuzdan gönderemiyoruz çocuklarımızı Kur’ân kurslarına. Göndersek bile çok duramıyorlar. Bir çocuğun buradan gidişi, başkası için yeni bir iş yükü demek. Bundan dolayı eskiden bazı hocalarımız Yörüklerin olduğu yaylalara gelir, çocukları okuturlarmış. Şimdi gelmez, halimizi hatırımızı sormaz oldular. Gelmelerini çok arzu ediyoruz. Çadır kurarız, başımızın üstünde ağırlarız. İmanımız gereği zekatlarımızı da veriyoruz. Yeter ki gelsinler; hiç değilse çocuklarımıza kendilerini kurtaracak kadar dinî bilgilerini öğretsinler.”

Susmuştu Pervin Ana. Dertliydi, onun derdiyle biz de dertlenmiş, müteessir olmuştuk. Sükût uzadıkça uzuyor, zaman yerinde durmuyordu. Saat 22.00’ye geliyordu. Sessizliği ilk bozan rehberimiz oldu. Müsaade istedi. Kalktık. Vedalaşıp arabaya doğru yürümeye başladık. Durdum. Son kez içime derin bir nefes çektim. Hafif bir rüzgâr eşliğinde yağmur çiseliyordu. Ve aklıma bir şairin şu mısraları düşüyordu.

Bu rüzgâr her vakit böyle esmeyecek.

Gökte bulut, suda yelken, dalda çiçek.

Bir gün, bir gün var ki günden güne gerçek,

Çatır çatır servi, çıtır çıtır böcek.

Çek ciğerlerine bir nefes daha çek,

Bu rüzgâr her vakit böyle esmeyecek.

Etiketler

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı