AraştırmaİnsanKapak

Yörüklük

Bir Ömür Mücadelesi

Göç, coğrafya ve hayat şartlarına adapte olmayı sağlayan bir yer değiştirme hareketidir. Bu göçün planlı bir şekilde yürütülmesi ve idare edilmesi, Yörükler için bir ömür mücadelesiyken, tabiat ve insanlık için de fayda ve umut demekti.

2014 yılında, Doğa Derneği’nden bir araştırma ekibi ‘Doğa Kültürü Projesi’ başlıklı bir çalışma yürüterek, tespitlerini İspanya’da gerçekleşen bir çalıştayda sunmuştu. Burada konar-göçerlik, 12 kategori arasında en etkin kültürel doğa koruma yöntemi seçilmişti. Göçer hayatın özünü teşkil eden hareketli mücadele, diğerleri arasından sıyrılmıştı.

Hareket sayesinde bölgedeki endemik bitki türlerinden yiyen keçilerin, göç yolları sırasında çevreye yayılan dışkıları ile endemik bitki sahasının genişlediği, yani keçilerin taşıyıcı rol üstlendiği tespit edilmişti.

Antropolog Ayşe Hilal Tuztaş, Yörüklerin verdiği hayat mücadelesinin uluslararası bir çalıştayda ödül almasının detaylarını şu şekilde anlatıyor:

“Göçerler, sahip oldukları bir bilgiyi göç ettikleri bölgeler arasında yaymakta, bilgi zenginliğini çeşitlendirmekte ve etki alanındaki insanlara yeni bilgi imkânları sunmakta idi. Sürekli dağlarda gezdikleri için hem orman yangınlarına erken müdahalede hem de dağların güvenliği açısından önemli bir kamu görevini de yerine getirmekteydiler. Besledikleri hayvanlardan elde ettikleri süt ve süt ürünleri sayesinde köylülerin ihtiyaçlarını gideriyorlardı.”

Gerçekten de göç, coğrafya ve hayat döngüsüne uyum sağlayarak yapılan bir eylemdir. Şüphesiz bu göçün sürmesi, Yörükler için bir ömür mücadelesi; tabiat ve insanlık için de fayda ve umut demekti.

Ruha sinen hayatlar

Mücadele, ruh ile yapılırdı. Çünkü ceset faniydi. O yüzden insan, “mücadele ruhu” kazanmalıydı. Neyle mücadele ettiğini, neyin mücadelesini verdiğini bilmeliydi? Yörükler, bu mücadelesini sürünün etrafında veriyordu. Mekânları çadırdı. Sürü nereye, Yörük orayaydı.

Daha net bir teşbih yapalım. Hocanın talebesine ilim okutmak için verdiği uğraşı, Yörükler sürüleri için veriyordu. Meslekleri çobanlıktı. Neredeyse bin yıllık mücadele vermişlerdi. Sarıkeçililer 1700’lü yıllardan itibaren tuttukları şecereye göre 100.000 nüfusuyla Aydın-Adana arası Torosların her iki yüzünde hayat sürmüşlerdi. Bu hayat mücadelesinde şimdi 160 kadar çadır, yaklaşık 1000 kişilik nüfusu ile konar-göçerliği sürdürüyorlar. Onları, kondukları yerlerinde ziyaret etme fırsatımız oldu. Makalelere, kitaplara, araştırmalara girenlerden daha mücadeleci olduklarını gördük.

Mücadeleci ruhları, Yörükleri hırçın yapmaktan ziyade çözüm odaklı düşünmeye meylettirmiş. İnançlarını yaşamaya çalışıyorlar, hayat tarzlarına saygı duyulmasını istiyorlar. “Hayat hakkımız var!” diyorlar. Bin yıllık göçün temsilcisi olarak konar-göçerliğin, yaylak ve kışlağın “kadim hak” olduğunu dillendiriyorlar.

İnsanın insanla imtihanı

Torosların Konya-Karaman cihetine bakan kısmındayız. Buraları yaylak, yaz yurdu olarak kullanıyorlar. Çumra’da enteresan, hak arama mücadelelerine tanık oluyoruz. Orman şefi, bir merayı, oraya konacak Yörüklerden habersiz iki kişiye vermiş. Onun çözümünü arıyorlar. En büyük mücadeleleri insanlarla, bu kesin. Sadece haklarını arıyorlar.

Çumra’nın Afşar yaylasına davet ediyorlar. Meşelik ve havadar bu yazlık yurt yerinde, kıl çadırı bu mücadelede merkezi teşkil ediyor. 300 kıl keçisi ile bu dört kişilik aile, Silifke kış yurdundan 27 Nisan’da göçe başlamış, 5 Mayıs’ta yaz yurdu Afşar’a konmuşlar. Eylül sonlarına kadar da buradalar. Bütün bu yol güzergâhı boyunca en çok insanlarla uğraşıyorlar, zira sürüye zarar vermek isteyenler olabiliyor.

Göç güzergâhları ve konabilecekleri alanlar, eskisi kadar geniş değil. Bazı Yörüklerin ise kazançları, giderlerini karşılamayacak seviyeye ulaşmış durumda. Bunların başında geçtikleri köylerde otlak alanlar için bazen o otlağın sahibine, bazen muhtara, bazen de ormancılara belli bir meblağ vermek zorunda kalmaları yatıyor. Bunların bir kısmı yasal, bir kısmı da el altından oluyor. Böyle durumda kendileri için normal bir süreç olan bu hayat biçimi, biraz da şehir hayatına tanık ola ola, “Biz çok zorlu bir hayat yaşıyoruz.” düşüncesi hâkim olmuş onlarda.

Yörüklerin meskeni çadır

Yörüklerin temel konaklama yapıları, kara-kıl çadır denilen çadır türü. Ama zamanla buna eklemeler yapılmış.  Özellikle kışın çadırın dışında hayvanları kondurabilecekleri ağıl yapmak zorundalar. Bu durum aslında onların zaman içerisinde yerleşik hayata geçmelerine ilk basamak oluşturuyor. Çünkü büyük bir olay olmadığı sürece Yörüklerin yaz yurdu ve kış yurdu belli. Belki birkaç yıl içerisinde kondukları yere “Daha dayanaklı ve donanımlı bir mesken yapayım.” diyecek. Bu da doğal süreç içerisinde onun yerleşik hayata geçmesine zemin hazırlayacak. Doğru olan, göçün de yerleşmenin de doğal seyrinde gerçekleştirilmesidir.

Yörükler arasında hâlâ kendi çadırını örenler var; ama çoğunluk artık hazır alıyor. Hazır derken, çadırı bir bütün olarak almıyorlar. Birkaç parça alıp kendi istedikleri genişlikte ve uzunlukta birleştiriyorlar. Bizim de içinde bulunduğumuz çadır bu tarz, yani hazır alınmış bir çadır.

Çadırın orta direği: Ekonomi

Sürü sahibi Mustafa Bacak, 150 oğlak ve 150 kıl keçisine sahip. Her şeyin hesabını yapıyorlar. Oğlakları kurbanlık için yetiştirse ayrı bir çoban ve yem maliyeti devreye giriyor. Ancak o, keçinin sütünü sağmaktansa oğlaklara emzirtiyor. Böylece oğlak daha hızlı büyüyor. 7 aylık iken 1000 liradan satabiliyor. Böylece yem ve çoban maliyeti düşüyor. Çebiç dediğimiz kurbanlık işini, sürüsü kalabalık çadırlar yapıyor. Onlar ise sütü satıp kalan para ile yem alıyorlar. Böylece maliyeti azaltmaya çalışıyorlar.

Yörükler için yeni ekonomik alanlar da oluşturulmalı. Mesela, yazın keçilerin yünleri kırkılıyor. Kilosu bir lira ya da iki lira gibi çok ucuza satılıyor. Hakkaniyetli davranıp biraz daha yüksek fiyata alıcı bulunmalı.  Aynı şekilde tek geçim kaynağı olan keçilerden elde ettikleri et, süt, peynir ve tereyağı gibi gıdaları da güzel bir fiyata satmaları, onlar için hem ekonomik kazanç olur hem de Yörüklük geleneği devam eder.

Yerinde eğitim

Yörüklerde doğan herkes birer çoban adayı. Yörüklük hayat tarzının içine doğuyorlar. Doğan çocuk 7 yaşına geldiğinde, neredeyse bütün keçilerin isimlerini biliyor. Sürüyü yakın mesafede idare ediyor, çekip çevirebiliyor. Atasından görerek büyüyor. Zihin kodlarına bütün pratikleri, tehlikeleri ve müdahaleleri yerleştiriyor.

Çobanlık, öğretilen bir meslek değil. Çünkü keçiyi tanımak çok zaman alıyor. Bizzat sahada, sürünün her anına tanıklık etmek gerekiyor.

Evin 6 yaşındaki kızı Melek’in Boncuk adlı bir keçisi var. Onu sahiplenmiş, kendisine alıştırmış. Bütün çobanlar, güttüğü keçiyi çok iyi tanıyor. Bu onların doğal ve doğrudan eğitimi.

Onların hayat tarzı “yerinde eğitimi” zorunlu kılıyor. Zira senede iki defa göçüyorlar. Zaten eğitim için okula gidenler, yerleşik düzene adapte olamıyorlar. Sarıkeçililer bunu denemişler. “Biz eğitimle daha iyi olacağını zannediyorduk; ancak daha da kötüye gitti. Ne şehirde tutunabiliyorlar ne de çobanlıktan anlıyorlar.”

Dini eğitimi de ancak yerinde alabileceklerini söylüyorlar. Zaten “Eksik kaldığında ömür bitiren ilim bu, gerisini tabiat içinde bir şekilde yaşayarak öğreniyoruz.” diyerek öğrenme mücadelesinde destek istiyorlar.

Dolandırıcılar

Çoban yetişince her şeyiyle sürüye sahip çıkıyor. Ayrancı tarafından 2000 rakımlı Soğanlı Yaylası’na giderken yol ayrımında Tarsus Huzurkent tarafından gelenlere misafir oluyoruz. Afgan çobanın bankaya yatırılan paradan sonra kaçtığını dile getiriyor. “Sürüyü herkese emanet edemiyorsun ki!”

Dolandırıcılık hikayeleri hız kesmiyor. Kanserle mücadele kisvesi altında kartvizit bastıranlar gibi farklı farklı isimlerle, bu dağ başına gelip Yörükleri kandırarak paralarını alıyorlar.

Yine Tarsus Huzurkent’ten gelen Dudaklı Obası, 17 çadır, 17 sürü ile çoban köpekleri eşliğinde bu yazı Soğanlı’da geçiriyor. Sürü yöneticiliği sertifikasını hiçbirisi almamış, çünkü dağdaki sürüyü çobansız bırakıp gitmek onlara komik geliyor. Haklılar da “Bize çobanlığı öğretmektense, yetiştirdiğimiz sürümüzü satacak hakkaniyetli ve dolandırıcısız bir pazar bulmalılar. Bu işimize daha iyi yarar.” diyerek, dolandırıcılarla mücadelede destek istiyorlar.

Herkes işini bilir

Bütün bunlar, çadırda olanların verdiği topyekûn bir mücadeledir. Herkes doğuştan çoban olduğu için sürünün bir arada tutulması, otlakların tayini ve müdafaası, bedenî faaliyetten ziyade nezaret ve basireti icabet ettirir; insanı idareye ve hakimiyete hazırlar. Hiç kimse ben göçmüyorum demez, diyemez. Çadırda her iş bir kere söylenir ve onu kimin yapacağı önceden bellidir. Çünkü herkes kimin neyi, ne kadar iyi yaptığını bilir ve sistem bu şekilde işler.

Yerleşik hayat ve Yörük

Bir de yerleşik hayata geçmiş Yörüklerin karşılaştığı sıkıntılar var. Bunu da Yörükler içinde uzun süre kalmış, KMÜ’de öğretim görevlisi olan Hüseyin Aksoy’dan dinliyoruz.

“Bir Yörük, şehre indiğinde elinde çobanlık mesleği dışında hiçbir melekesi yok. Böyle halde yeni bir hayatın kapılarını açıyorlar. Haliyle en asgari düzeyde meslekler seçmek durumunda kalıyorlar.  Bazılarının elinden kasaplık geliyor; ama çoğunluğu fabrika işçisi, inşaatta amele ve hamal olarak çalışıyor. Yani Yörüklük geleneği içinde büyüyen biri, şehir hayatında yaşayabileceği beceriye sahip olmuyor. En büyük temel problemleri bu.”

Şehirli ya da konar-göçer olmak arasında bir tercih yapmak istenildiğinde, biraz romantik yaklaşıp atalarımızın kültürü diyen yaşlı bir kesim olmakla birlikte, gençlerin çoğu göçmek istemiyor. Göçmeyen gençler ne yapacağını da bilmiyor. Böyle ince çizgiler üzerinde değişim, dönüşüm yaşanıyor.

Göz kapalı olsa da kulak açık

Değişeni ve değişmeyeni karşılaştığımız iki manzara anlatıyor. Birincisi: Çumra yolunda giderken bir göçe rastlamıştık. Arkada 7 yaşlarında, yüzü soğuktan balık pulu gibi kızarmış çocuk çoban, 1 aylık bile olmayan körpe oğlağı kucağında taşıyor. İstiyor ki arkada kimse kalmasın. Diğer tarafta traktörde, ayağı topal, yürüyemeyecek kadar hasta olanlar taşınıyor. Çobanın sürüsüne verdiği bu değer hayrete mucip değil midir?

Eğitimciler de “Bu yaramaz, bu adam olmaz, bu kör, bu sağır, bu anlamaz.” demeyerek insanı ayırmadan, incitmeden, bir çoban titizliği ile öğrencilerine yaklaşabiliyorlar mı acaba? Zira hiçbir çoban Yörük, topal da olsa sürünün hiçbir ferdini ardında bırakmamıştır. İkinci manzara ise güzel bir bitiş olsun.

Afşar’da Sarıkeçililer’in çadırında Yörüklük üzerine sohbetimizi yaptıktan sonra, saat yatsıya erişmişti. 22.00 dolaylarında dolunay, meşe ormanın üzerinde doğuyor, yıldızlar ise gökte bir kandil gibi asılmaya başlıyordu. Evin en küçük çobanı 7 aylık Hamza, yer minderinde bütün bu hayat mücadelesinin kokusunu içine çekerek derin ve temiz bir uykuya dalıyor.  6 yaşındaki Melek ise gözleri konuşanın ağzında, kulaklarını dört açmış anlatılanları zihnine bir bir işliyor. Çadırın reisi Mustafa ise hemen çadırın dibinde olmalarına rağmen sürünün tam ortasında yatıyor. Gözü kapalı olsa da kulağı açık, her an bir canavar tehlikesine karşı teyakkuzda. Mücadele uykuda bile devam ediyor.

Neydi, nasıl oldu ve nasıl olmalı?

“Günümüzde nasıl ki iletişim kurmak için telefon kullanmak zorundaysak, Yörükler de kendilerini iletişim kurmak için telefonu kullanmak zorunda hissediyor. Çocuklar eğitim için şehre indiklerinde televizyonu görüyorlar, etkileniyorlar ve istiyorlar.  Bundan dolayı elektrik bulmak zorundalar. Geçmişte böyle bir şey yokken şimdi küçük bir güneş paneli alıp çadırlarının yanına koyuyorlar. Ondan elde ettikleri elektrikle televizyon izleyip telefonlarını şarj edebiliyorlar. Haftada bir gün de evin erkeği pazara gidiyor, evin ihtiyaçlarını alıyor.

İlkokul eğitimi zorunlu hale geldikten sonra Yörükler, çocuklarını okula başlayacağı zaman, bir şekilde şehre konmuş akrabalarının yanına, durumu biraz daha iyi olanlar ise şehirden aldıkları evlere yerleştiriyorlar. Çocuk, bu evden tatil sezonu gelinceye kadar okula yalnız başına gidip geliyor. Örgün eğitimin Yörük çocukları için verimli olmadığını, genele baktığımızda zorunlu eğitim dışında eğitimlerine devam etmediklerini görüyoruz. ”

Onlar için güzel, ama bizim için değil.

Şehir hayatının hengamesinden bunalan çoğu insan, yaşadığı yerden uzaklaşmak, tabiatla baş başa kalmak istiyor. Kimi zaman da Yörüklük gibi tabiatla bütünlük arz eden hayat tarzlarını merak edip görmek, onlarla göçmek, onların yaşadığı kıl çadırlarda birkaç gün de olsa yaşamak istiyor.

Pervin Çoban Savran, bu durumla alakalı “Onlar için güzel bir etkinlik olabilir, ama Yörükler için değil. Senede bir iki kişi gelse misafir edilir, lakin sürekli, her canı sıkılan buraya gelirse olmaz. Bizim boş vaktimiz yok. Bunu bilmeleri lazım. Bundan dolayı Isparta taraflarında 40 yıllığına bir dağ kiralamak istedik. Her yıl dönüşümlü olarak üç aile, yani üç çadır bu dağa konacak, misafirler, turistler direkt buraya geleceklerdi. Böylelikle hem diğer Yörükler rahat edecek hem de oraya konan Yörükler gelenlerle ilgilenecek, gelenler de tereyağı, peynir, süt gibi gıda ürünleri alırlarsa, onlara ekonomik kazanç sağlanmış olacaktı. Tabii ki şehirden gelenler de Yörüklük hayatını yerinde görerek, kıl çadırlarında yaşayarak öğrenecekti. Bu projemizi, bazı sebeplerden dolayı daha hayata geçiremedik.”

 

Yörüklerin bazı karakteristik özellikleri

Ben yörüğüm, diyen herkes yörüktür. 1000 yıllık göçebe hayatı Yörüklere bazı özellikler kazandırmış;

-Çok hızlı konuşur. Çünkü beyni hızlı işler. Keçinin hareketli hali, bütün işlemleri hızlandırıyor.

-Çabuk sezer. Canavar tehlikesi ve coğrafyanın engebeli yapısı bunu gerektirir. Ancak daha önce yaşanmış tecrübeleri büyüklerden dinlendiği için olayın gelişini de ona göre tahmin edebilirler.

-Üretkendir. Yörük kadını, sürüsünü güder, sağar, yoğurdunu, peynirini çıkarır. Kılı eğirir, dokur.

-Hazırlıklıdır. Öyle ki göç esnasında devenin bir tarafında bir kişilik kefenle göçe çıkılır.

-Minimalist bir hayat tarzına sahiptir. Öyle ki göç esnasında deveye yükleyemeyeceği yükü evinde taşımaz.

-Birden parlar, refleksleri kuvvetlidir. Doğada yaşamak, etkiye tepki vermeyi icap ettirir.

-Kanaatkârdırlar. Hayatlarını devam ettirebilecek az şey, onlar için yeterlidir

-Misafirperverdirler. Misafir ağırlamaktan büyük haz duyarlar. İkram etmeyi severler.

 

Etiketler

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı