AraştırmaDin ve HayatKapak

Zaman Makinesi Takvimler

Dünün Tecrübesi, Bugünün Bilgisiyle

Takvimler, halk takviminden, cep telefonu uygulamalarına geçti. Geçmişin tecrübesini geleceğe taşımaya, geçmişle olan bağları güçlendirmeye ve ibadet vakitlerini haber vermeye devam ediyor.

İnsanlar vaktin kıymetini anladıklarında, onu nasıl daha verimli kullanabiliriz, sorusuna cevap aramaya başladılar. Evet, zamanın kıymeti bilinmeliydi, ama tek maksat bu değildi. Bu kıymet geleceğe de taşınmalıydı. Arayışlar uğraşları, uğraşlar gayretleri, gayretler muvaffakiyetleri beraberinde getirdi. Netice olarak karşımıza, kâh evlerimizin köşesinde asılı duran, kâh telefonlarımızda uygulama şeklini alan, 1000 yılın tecrübesi takvimler çıktı.

Takvim, düzen demektir

Takvim için sözlükte şöyle yazar; eğriyi, yanlışı düzeltmek, işleri düzene koymak. İşte bu, tecrübelerini geleceğe aktarmak isteyen insanlara lazım olan bir şeydi. Çünkü insanlar, gece ile gündüz, yaz ile kış gibi sert değişiklikler, açlık, susuzluk gibi kaygılarının yanında bir de kaybetme korkusu içerisindeydiler. Korkularını ancak takvimlerle giderebilirlerdi. Ve bunu da başardılar. İlk başta, herkesin bildiği ve uyduğu halk takvimlerini buldular.

Halk takvimleri

“Tecrübe ile sabittir.”

Korkular ve ihtiyaçlar, hem resmî takvimleri hem de halk takvimlerinin insanlığa miras kalmasını sağladı. Yazılı bir takvimleri yok muydu? Bu soru, bana şu hadiseyi hatırlattı:

Çocukluk zamanlarımdı. Bir gün rahmetli dedem, çardakta çok sevdiği koltuğunda oturuyordu. Birdenbire gökyüzündeki bulutlara gözünü dikti. “Evladım, zeytin vakti yaklaşıyor.” dedi. Mevsim de sonbahardı. Merak ettim ve çocuk aklımla sordum. “Bulutlar mı söylüyor sana bunu dede?” Gülümsedi, “Evet evladım.” dedi. “Eğer bakmasını bilirsen bulutlar çok şeyler söyler insana. Sadece bulutlar mı? Gökyüzü, güneş, ay, ağaçlar, çiçekler… Yeter ki bakmasını bil.” diye ekledi.

Gerçekten de öyleydi. Köydeki herkesin ortak hareket ettiği takvimi vardı. Bu takvimde sayılar da yoktu hesaplamalar da. Bulutlar zeytin vaktini mi gösterdi, herkes zeytine gider; çift sürme vaktini gösterince de tarlalar sürülürdü. Nasıl ki öğlen ezanı okununca öğlen namazı kılınıyorsa insanların takvimi de neyi gösteriyorsa o iş yapılırdı.

Halk takvimleri, insanların işini kolaylaştırmıştı. Ekimler, dikimler hasatlar ve diğer faaliyetler artık zamanında yapılabiliyordu. Fakat yine de bir eksik vardı. Bunca tecrübe ve pratik unutulup giderse ne olacaktı?

Halk takvimlerinden resmî takvimlere geçiş denemeleri

Takvim; zamanın, doğal ve toplumsal hadiseler ve kurumlar aracılığıyla parçalanarak daha kolay anlaşılır hale getirilmiş haliydi. Takvimlerin sadece anlaşılır olması yeterli değildi. İnsanlar tarafından kabullenilmiş ve onaylanmış olması da gerekiyordu.

İlk takvimlerin temeli genel olarak ekonomiye dayanıyordu. Ekonomiden kasıt, hayatı devam ettirebilmenin şartı olan yiyeceği temin etmekti. Daha sonra köyler, kasabalar, şehirler kuruldu. Eskiye nazaran daha karmaşık bir sosyal ve ekonomik yapı ortaya çıktı. Giderek halkın istekleri ve öncelikleri değişmeye başladı. Değişimle beraber takvimler de gelişmeye; resmî takvimleri oluşturmaya başladı.

Mısır’ın Nil takvimi ve ilk büyük hata

Kaynaklara göre, takvimlerdeki bu gelişimi en iyi şekilde uygulamaya koyanlar Mısırlılardı. Mısır’ın geçimi tarıma, tarım da Nil nehrinin suyuna bağlıydı. Nil’in taşma zamanları halk tarafından yıllardır titizlikle takip ediliyordu. Ayrıca Mısır’da vergi miktarları Nil’in taşma düzeyine göre belirlenirdi. Bu sebeple krallar vergi temelli bir takvim hazırlattılar. Böylece halkın uzun yıllar boyu takip ettiği çizelge, resmiyete bürünmüş oldu. Fakat bu takvim, gerçek güneş senesinden 6 saat eksikti. Bu eksiklik birike birike tahminlerde büyük sapmalara sebep oldu. Bunun üzerine takvim, Sirius yıldızının hareketlerine göre tekrar tasarlandı. Şüphesiz yapılan hata herkesi etkilemişti. Hem çiftçi hem de devlet muzdaripti.

O günlerden bugünlere takvimler çok farklı boyutlara ulaştı. Ve bugün takvimlerde yapılan en ufak bir hata, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi herkesi etkileyecek. Hatta bu hata, namaz vakitlerinde olursa sadece bu dünya hayatını değil, ebedi hayatı da etkileyecek.

Romalıların tarım takviminde, tarih ve tecrübe harmanlandı

Eski Roma’da da zaman hesaplamalarının temeli, tarımdı. Tarım yılı mart ayında başlıyordu ve 10 ay sürüyordu. Romalılarda günler, birinci, ikinci gün şeklinde belirlenmemişti. Günlerde toplama işlemi değil, çıkarma işlemi yapılıyordu. Ekimler ve dikimler tamamen buna göre ayarlanıyordu. Ayrıca haftalar 8 günden oluşuyordu. Günlerden bazıları tarım işlerine, bazıları dinî törenlere, toplantılara ayrılmıştı. Kısacası Roma takvimi yalnızca bir zaman tablosu değil, din, tarih ve halkın bir arada harmanlandığı bir çizelgeydi. Daha sonra insanlar bu takvimin düzenlenmeye muhtaç olduğunu anladılar. Takvim, ay ve güneşin hareketlerine göre hesaplanmalıydı. Evvela ay sayıları 12’ye çıkarıldı ve yıl 1 Ocak’tan başlatıldı. Halk arasında kabul gören takvimler, yenilenerek resmileşmiş oldu.

Anadolu’nun takvimi, deyişlerle şifrelendi

Hangi yöre, hangi topluluk olursa olsun, kendilerine has bir takvimleri olmuştur. Uzun yılların deneyimleri ve tecrübeleri ile kurulan bu takvimlerde yılı oluşturan aylara, haftalara, günlere, gecelere, gündüzlere uyulması gerekir. Aksi takdirde sonuç, zarar-ziyandan başka bir şey olmaz.

Halk takvimleri yazılı değildir. Fakat yazılı olanlar kadar gereklidir. Özellikle Anadolu’da her aile, her köy, kendilerine has deyişlerle ve atasözleriyle doğal, kültürel ve ahlâkî değerlerini; kısacası takvimlerini gelecek nesillere aktarmanın bir yolunu bulmuşlar. Misal;

Ülger doğumu fırtınası (M. 31 Mayıs): Mayısın 18’i gelince ülker yıldızı açığa çıkar. Doğudan sert bir rüzgâr eser. Bu rüzgâr insanlara, hayvanlara ve bitkilere zarar verir. Bu sebeple o tarihte hayvanlar dışarıda bırakılmaz.

Ağustos sıcağı – Eyyam-ı bahur (M. 14-21 Haziran): Halk takvimine göre bu tarih, bunaltıcı sıcaklar demektir. Çobanlar sürülerini gölgelerde gezdirir, insanlar güneşe çıkmaktan sakınırlar. Deyişlerde bile kendine yer bulmuştur bu gün: “Ağustos sıcağı, sanki fırın ocağı.”

Sitte-i sevir (M. 7 Nisan): Nisan ayının 7’sinden 12’sine kadar devam eden bu günlerde fırtına eser. Değişkenlik gösteren havanın bir anı diğer anını tutmaz. İnsanlar arasında “Sitte-i sevir, her saati devir devir.” şeklinde söylenegelmiştir.

Aydın yöresinde, halk takvimi üzerine yapılan bir çalışmada, yörede özel deyişler olduğu belirlenmiş. Yöre halkı kış mevsimi yaklaşırken kendi hava tahminlerini yapıyorlar. Aynı zamanda farkında olarak veya olmayarak, geçmişin tecrübelerini bugüne aktarıyorlar; “Aralıkta değil, aralık bulursan ek”, “Yaz kırağısı çorağa, güz kırağısı kurağa delalettir.”

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) öğrettiği gibi

Her millet, her devlet takvimi sadece bu bahsettiğimiz şekilde kullanmadı elbette. Mesela, İslamiyette takvim demek, ibadetlerini vaktinde yaparak Allahü Teâla’nın emrine uymaktı.

Hazret-i Allah, insanların dünya ve ahirette selamete ulaşmalarını sağlamak için İslam dinini gönderdi. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vasıtasıyla Müslümanları ibadetlerle mükellef kıldı. Namazın, orucun, kısacası her ibadetin de bir vakti vardı ve her ibadet vaktinde yapılmalıydı.

Vakitler ilk başlarda, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) öğretmiş olduğu zâtlar vesilesiyle güneşin ve ayın hareketlerine, gökyüzünün durumuna göre belirleniyordu.

Câbir bin Abdullah ile İbn-i Abbâs ve Ebû Hüreyre’den (r.anhüm) rivayet edilen hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Cibril (a.s.) bana iki defa (yani iki gün) Beyt-i Muazzam’ın yanında imam oldu. İlk defa güneşin gölgesi bir nalın tasması kadar uzadığında bana öğle, her şeyin gölgesi birer misli uzadığında ikindi, oruçlu orucunu açtığı vakitte akşam, şafak kaybolduğunda yatsı, oruçluya yemek-içmek haram olduğu vakitte sabah namazını kıldırdı. Ertesi gün öğle namazını her şeyin gölgesi bir misli, ikindi namazını iki misli olduğu, akşam namazını oruçlu iftar ettiği zamanda, yatsı namazını, gecenin sülüsüne doğru, sabah namazını da ortalık iyice aydınlandığı vakitte kıldırdı…”

Abbasiler ve Emeviler’den itibaren Müslüman âlimler, bilimden faydalanarak rasathaneler kurdular. İcat ettikleri pratik aletler sayesinde namaz vakitlerini, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bildirmiş olduğu alametlere uygun hesaplamayı başardılar.

Rasathanelerde âlimlerin yaptığı gözlemler, fıkıh âlimlerinin fetvalarıyla birleştirildi ve insanların anlayacağı şekilde izah edildi. Ayrıca gözlemler usturlap, rubu tahtası ve su saati cinsinden de kayıt altına alınıyordu. Bu kayıtlar zamanla, ibadet vakitlerini izah eden takvimleri meydana getirdi.

Geçmişle bugünü birleştiren Osmanlı takvimleri

Selçuklulardan sonra takvim her geçen gün daha da gelişti ve resmileşti. Osmanlı’da takvim işleriyle meşgul olan müneccimbaşıları ve muvakkitler, kaynak olarak “Zîc” isimli almanakları (gök cisimlerin koordinatlarının yıllık olarak neşredildiği katalog) kullanıyorlardı. Müneccimbaşı, yeni yıla ait takvimi özenle, farklı renkte kalemler ve altın yaldızla bezenmiş cetveller şeklinde hazırlıyor ve her yıl 21 Mart günü padişaha arz ediyordu. Arzdan başarıyla geçen takvimler çoğaltılıyor ve ücret karşılığı dağıtılıyordu. Basım aşaması büyük bir titizlikle takip ediliyordu. Takvim, vakitlerinin doğruluğu, içerisindeki bilgilerin uygunluğu, uzun bir teftişten geçiyordu.

Biraz önce izah ettiğimiz gibi bu takvimler sadece zamanı ve vakitleri göstermiyorlardı. Baş kısımlarında tarihî bilgiler yer alıyordu. Üç ana bölümden meydana gelen bu takvimlerin birinci bölümünde tarihî bilgiler ve değerlendirmeler bulunuyordu. İkinci bölüm olan asıl bölüm, o sene meydana gelmesi tahmin edilen gök olaylarına ayrılıyordu. Son bölüme de ay ve güneş tutulmalarına ait bilgiler ekleniyordu.

Böylece takvim, yıllar boyu süren yolculuğun ve birikimin sonucunda, halkın tecrübeleri ve o dönemin bilgisiyle harmanlanmış oluyordu.

Tecrübe, teknoloji ile buluşuyor

Gelişen teknoloji her şeyi değiştiriyor. Özünde güzel olanı, güzel ellerde daha güzel ve mükemmel bir boyuta taşıyor. Geliştirilen yeni aletler, astronomi bilimini geliştirdi ve haliyle vakit hesaplamaları hızlı bir hale geldi. Teknoloji tek başına vakit hesabı yapmadı, yapamazdı da. Geçmişe bakmalıydı, İslam âlimlerinin tecrübelerini almalıydı. Sonuçta Fazilet Takvimi gibi dijital uygulamalarla cep telefonlarında her an okunmak için yer aldılar.

Biraz daha yakından bakarsanız bu ilmî, dinî ve tarihî tecrübeyi yakından görebilirsiniz. En üst kısmındaki hadîs-i şerîfler ve âyet-i kerîmelerle din yolunu aydınlatıyor. Orta kısmındaki vakitlerle, Müslümanlara tam ve vaktinde ibadet etmenin huzurunu yaşatıyor. En alt kısmındaki tarihî bilgilerle geçmişi, halk takvimlerini hatırlatıyor. Arka sayfalarındaki ahlâk, edep ve dinî, tarihî ve kültürel hadiselerle vakti iyi değerlendirme hususunda hayat rehberi oluyor.

Geçmişten bugüne baktığımızda, takvimler büyük bir derya haline gelmiş. Bu deryada durmadan, duraksamadan tecrübe taşıyorlar; eskiyi yeniye tanıtarak, yeninin geleceğini en güzel şekilde kurması için çabalıyorlar. Taşıdıkları tecrübeleri, büyüklerin nasihatlerini, genç dimağlarda yeşertmeye devam edecekler.

KUTU

Halk takvimlerinde tecrübenin izleri

  • Kasımdan on gün evvel ek, on gün sonra çek.
  • Ya herk et ya terk et.” (Herk: Tarlayı sürerek dinlenmeye bırakmak.)
  • Kışın meyveler vakitsiz çiçek açarsa o yıl ölüm çok olur.
  • Eşek arısı çok olursa kış mevsimi sert geçer.”
  • Keçi kuyruğunu kıvırırsa yağmur yağar; keçiler toplu halde yatarlarsa ya da kuyruklarını sallarlarsa kış sert geçer.
  • Güneş doğarken gökyüzünün kızıla çalması fırtınayı, akşam güneş batarken kızıla çalması ise güzel havayı haber verir. Akşamüzeri gökyüzü pembeleşmişse şiddetli fırtına ve yağmur gelir.
  • Ay doğarken beyaz renkli ise güzel havayı, sarı renkli ise yağmuru, kırmızı renkli ise fırtınayı haber verir.

 

KUTU

Vakitlere Neler Tesir eder?

Yükseklik

Evvela şunu belirtmekte fayda var; öğle ve ikindi vakitlerine yüksekliğin bir tesiri yoktur. Yüksek bir kule düşünelim. Ramazanda iftar vakti olmuş, kulenin altındaki oruçlu kişi, güneşin battığını görür ve iftar eder. Üstteki kişi ise hala güneşi görür. Halbuki her ikisi de aynı doğru üzerindedir. Öğle ve ikindi vakitlerindeyse kulenin altında ve üstünde vakit aynı anda girer. Diğer vakitlerin hesaplanmasında, imsak ve güneşin doğuşu ile akşam ve yatsı ayrı ayrı düşünülmelidir.

 

Arazi genişliği

Bir şehrin namaz vakitleri, şehir merkezinde belirlenen “bir” koordinata göre hesaplanır. Yani, “Nokta için yapılan hesaplar alanın tamamında kullanılır.” Bu sebeple, temkin değerleri verilir. Böylece takvimde verilen vakitler şehrin tamamında kullanılabilir. Hesaplamalarda aranan en mühim nokta, takvimin ait olduğu şehrin her tarafında emniyet içinde kullanılmasıdır. Bu emniyeti temin edebilmek için de imsak ve güneşin doğuş vakti şehrin en doğu hududuna, akşam ve yatsı vakitleri de en batı hududuna göre alınır.

 

KUTU

Şehirler Arası Vakit Hesaplama Misalleri 

Balıkesir-İstanbul

Balıkesir ve İstanbul’da iftar vakitleri yakın olmasına rağmen imsak vakitleri farklıdır. Bunun sebebi meridyen ve paralel daireleriyle alakalıdır. Yaz aylarında kuzeye gidildikçe gündüz vakti uzar, gece vakti kısalır. İstanbul, Balıkesir’e göre daha kuzeyde olduğu için yaz aylarında gündüzler uzun olur. Böylece iki şehrin iftar vakitleri aynı olur. İstanbul’un gece süresi daha uzun olduğu için ve Balıkesir’e göre daha doğuda ve kuzeyde olduğu için imsak vakti daha erken olur.

İstanbul-Hatay

İstanbul ve Hatay’da imsak vakitleri aynı, iftar vakitleri ise farklıdır. Bu sadece yaz ayları için geçerlidir. Mesela, 16 Mayıs tarihinde iki şehrin imsak vakitlerinin birbirine yakın olmasının sebebi; Hatay’ın gece süresinin daha fazla olması ve bu farkın boylam farkı ile kapanmasıdır. İftar vakitlerinin farklı olmasının sebebi ise; İstanbul’un daha yukarı enlemde bulunmasıdır.

 

İstanbul-Bursa-Denizli

Aynı boylamda olan şehirlerde öğle vakti birbirine çok yakındır. Mesela, 22 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’da öğle vakti 12:59’da, Bursa’da 12:58’de ve Denizli’de yine 12:58’dedir.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı