Gece uyanıyorum. Fakat gözlerim kapalı, zihnim ayakta. İnsan bazen uykudan değil, düşünceden uyanır. İlk gelen soru basittir: “Saat kaç?” Fakat ardından sorular çoğalır; insanın bedenine, alışkanlıklarına ve korkularına uzanan bir sorgu başlar. Doktorun sorduğu soru yankılanıyor zihnimde “Uykun rahat mı? Küçük tuvalet için uyandığın fazla oluyor mu?” Hastalıktan dolayı uyanıp uyanmadığımı kontrol ediyorum.
Sonra aklıma ibadet geliyor. “Teheccüd vaktinde miyim? Kalkmalı mıyım?” İnsan bazen, Hazreti Allah’a yönelmeyi çok ister ama nefsinin ağırlığını üzerinden atamaz. İşte tam bu gelgitler arasında, evde yalnız olduğumu hatırlıyorum. Ailem birkaç günlüğüne annemlere gitti. Ev sessiz… Sessizlik, geceleri insanın üzerine çöken ağır bir örtü gibidir. Daha önce de böyle olmuştu, ev boşken uyanmış, sonra bir daha uyuyamamıştım. Yine öyle olacağını hissediyorum.
İnsanı asıl uyandıran şey uykusuzluk değil, uyuyamama düşüncesidir. Gözümü açıyorum. Artık yatakta kalamam. Saatime bakıyorum, Teheccüd vakti girmiş, sabah namazına da çok kalmamış. Beklemekle uyanık kalmak arasında sıkışıp kalıyorum. “Keşke az daha uyusaydım,” diyorum. Bu cümle bir temenni değil, insanın kendi korkusuyla yüzleşmekten kaçınmasıdır. Üzüntüyle karışık bir tedirginlikle abdest alıyorum.
Neyse benim için gün başladı ve devam ediyor. Öğleye doğru telefon çalıyor. “Baba, sana bir şey soracağım. Müsait misin?” Geceki uykusuzluktan zihnim ağır. Kızımın sorusuna karşılık veriyorum: “Ne zaman geleceksiniz?” Aslında aileme sormak istediğim bu değil. Sormak istediğim: “Bu ev ne zaman dolacak? Bu yalnızlık ne zaman bitecek?”
Kızım, sorusunu yineliyor; bir bahar etkinliği varmış. Kuzenleri çağırmış. Katılıp katılamayacağını soruyor. Detay istiyorum; kalabalık, yemek, yarışmalar… Sonra bir cümle ekliyor: “Büyük bir ateş yakılacakmış.”
“Ateş” kelimesi zihnimde bir uyarı levhası gibi yankılanıyor. Ama yorgunum, hemen bir hüküm veremiyorum. “Annenle konuşayım, biraz araştırayım, sonra cevap vereyim…” diyorum. Kendi kendime soruyorum: “Neymiş bu bahar etkinliği? Bizim çocukluğumuzda böyle bir adet yoktu. Sonradan mı çıktı?”
Düşündükçe mesele netleşiyor. Bu, eski kitaplarda Nevruz diye geçen, kökü başka inançlara dayanan bir kutlama. “Baharın gelişi” denilerek masumlaştırılsa da her kutlama, göründüğü kadar masum değildir. İnsanın neyi, niçin yaptığı, niyeti kadar, yöneldiği kaynağı da ilgilendirir.
Kaynakları karıştırırken Enes Bin Mâlik’ten (r.a.) rivayet edilen o hadîs-i şerîfe ulaşıyorum:
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Medîne-i Münevvere’ye geldiğimde Medîne halkının câhiliyet devrinden kalma oynayıp, eğlendikleri iki günleri vardı. Muhakkak Allâhü Teâlâ, size, o iki günün yerine, onlardan daha hayırlı olan Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı günlerini verdi.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)
Bu bilgi içimi sarsıyor. Bilmeden “tamam” deyip düşünmeden yaptığımız nice şeyin insanın omuzuna nasıl yük olduğunu fark ediyorum. Ama bir şükür duygusu da doğuyor, iyi ki hemen “olur” dememişim. Hemen arayıp anlatıyorum. Bunun kökenini, Sevgili Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hassasiyetini ve bize bahşedilen bayramların izzetini… Evladım, bu hassasiyeti bildiği için itiraz etmiyor: “Peki babacığım, katılmayız,” diyor.
O mesele kapanıyor ama benim meselem; yani o “boş ev” hissi kapanmıyor. Tekrar soruyorum, “Ne zaman geleceksiniz?” “Baba, geleli daha iki gün oldu. Bir hafta kalacağımızı söylemiştin.”
Haklı… Ama insan bazen haklı olmadığını bile bile sorar. Yalnızlık böyle birşeydir. “Akşamları yalnız kalmakta zorlandın mı?” diye soruyor bu kez. Zorlandım. Ama söylemiyorum. “Siz, programınıza devam edin, ben idare ederim,” diyorum.
Telefon kapanıyor, ev yine o ağır sessizliğine bürünüyor. Hazreti Allah, insanı yalnız yaşasın diye yaratmadı. İnsan, ailesiyle, yakınlarıyla, dostlarıyla ünsiyet kursun diye yaratıldı.
Anne, baba, kardeş, evlat… İnsan, bu bağların dokuduğu bir kumaştır. Yalnızlık, insanı kendine kapatırken, ünsiyet, onu sosyal insanlığa taşır. İnsan, kiminle ve ne için yaşadığını bildiğinde hem şükrünü bilir hem de sorumluluğunu.

