Site icon İnsan ve Hayat Dergisi

Ekmek Kırığına Hürmet

Ekmek kırığına hürmet etme düşüncesi, onun bir “nimet” oluşuyla hayatıma yerleşmişti. Nerede bir ekmek görsem, onun bulunduğu yerin bu nimete layık olup olmadığını kontrol ederdim. Eğer uygun bir yerde değilse alır, daha temiz ve hürmete uygun bir yere koyardım.

Bazı şeyler vardır ki ancak yaşayarak öğrenilir. Mesela, ayağınıza uygun ayakkabıyı deneme yanılma yoluyla, kendiliğinden öğrenebilirsiniz. Ancak bazı konular vardır ki kendi kendinize öğrenmeniz mümkün değildir. Ekmek kırığına hürmet etmek gibi.

Ekmek kırıklarına hürmet etmeyi, üzerine basmamayı, yerden almayı, ilk kez annemden öğrendiğimi hatırlıyorum. Annem, bana bu inceliği öğrettiği ilk günden itibaren, bu husus zihnimde yer etti. Ekmeğe elimi uzattığımda, onun sözleri aklıma gelir; hayatın akışı içinde ve çevrenin etkisiyle bu sözler, zihnimin hücreleri arasında dolaşıp dururdu:

“Ekmek nimettir, nimete hürmet gerekir.”

Ekmeğe hürmet etme düşüncesi, onun bir “nimet” oluşuyla hayatıma yerleşmişti. Nerede bir ekmek görsem, onun bulunduğu yerin bu nimete layık olup olmadığını kontrol ederdim. Eğer uygun bir yerde değilse alır, daha temiz ve hürmete uygun bir yere koyardım.

Zamanla ailemden ayrılıp büyük şehirde okumaya başladım. O yıllarda, annesinden ekmeğe hürmeti öğrenmiş başkaları olduğu gibi, bîhaber olanlar da vardı. Yemeklerden sonra ekmeklerin, peçetelerle birlikte sağa sola bırakıldığını sıkça görürdüm. Bu manzara, içimde bir yerlerde “bir şey yapmalıyım” hissini uyandırırdı. Zaman zaman arkadaşlarımı uyardığım olurdu. Onlara annemin sözlerini birebir aktarırdım:

“Ekmek nimettir, nimete hürmet gerekir. Peçetelerle karıştırma. Yiyebileceğini ye, yiyemediklerini uygun bir yere koy.”

Arkadaşlarımın kimisi ekmekleri dikkatle kaldırır, kimisi ise duymamış gibi davranırdı. O yıllarda benim de bu konuda bildiklerim sınırlıydı.

1997 yılının bir bahar günüydü. O gün, ekmeğe hürmet, kırıkları parmak uçlarıyla toplama ve ekmeğin muhafazası üzerine derinlemesine bir sohbet dinlediğimi hatırlıyorum. Sohbeti dikkatlice dinlemiştim, hem zihnimde olanları pekiştirmek hem de bu meseleye duyarsız kalan yürekleri harekete geçirmek için.

Seminer sırasında Sevgili Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), ekmeğe ne kadar hürmetkâr davrandığı anlatıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Çünkü o, Allah tarafından gökyüzünün bereketi olarak indirilmiştir.” buyurmuşlardı.

Sonra, İbrahim Aleyhisselâm’ın hayatından misaller verildi. Ekmeğe hürmet, Ulu’l-azm peygamberlerden biri olan İbrahim Aleyhisselâm’ın kuvvetli bir sünnetiydi. O, buğdaya ve ekmeğe nasıl bir gözle baktıysa, bizden de aynı hürmeti bekliyordu. Bu saygı, onun hayatına bereket, bolluk ve nimet olarak dönmüştü. Hocamız,

“Siz de ekmeğe hürmet ettiğiniz ölçüde Hazreti Allah’ın nimetlerine nail olursunuz. Halil İbrahim bereketinin kaynağı, ekmeğe hürmettedir.” demişti.

Annemin yıllar önce verdiği terbiyenin, dinî ve ahlakî temellerini görünce, bu konuda daha hassas davranmam gerektiğini hissettim. Daha önce sokakta bir ekmek gördüğümde, “Bu bana ait değil,” diyerek sessizce geçip giderdim. Ama artık yere düşmüş ya da insanların geçtiği yerde unutulmuş ekmeği, elimden geldiğince daha uygun bir yere kaldırmaya başladım.

Ekmek Kırığına Hürmet Mirası

Ben de bir yandan büyüyüp gelişiyor, diğer yandan hayatın farklı duraklarında yeni insanlarla tanışıyor, yeni çevrelere giriyordum. Bu ortamlarda elbette sofralar kuruluyor, yemekler yeniyor, ekmekler paylaşılıyordu. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi ekmeğe hürmet edenler de vardı; ancak bazıları ekmeğe gereken saygıyı göstermiyordu.

Her defasında, hürmet etmeyen arkadaşlarıma nazikçe bu konuyu hatırlatıyordum. Hâlâ hatırlıyorum, oldukça iyi okullar bitirmiş bir arkadaşım, artık ekmeğe hürmet etmenin gerekmediğini söylemişti. Ona göre ne ekmek eski ekmekti ne de buğday eski buğday.

Buğdaylar hibritti, tohumları bozulmuştu, unun özü alınıyor, geriye sadece kabuğu kalıyordu. Dolayısıyla, ona göre bu ekmeğe hürmet etmeye gerek kalmamıştı.

Bu konuşmanın sonunda ona ne dediğimi hatırlamıyorum ama bu fikir bende derin bir iz bıraktı. Ekmeğe dair bakışımın daha da derinleşmesine vesile oldu. Okumalar yaptım, uzun uzun araştırdım. İbrahim Aleyhisselâm’ın ve Âdem Aleyhisselâm’ın hayatlarına yeniden döndüm. Ekmeğin Cennet’ten getirildiğine dair rivayetleri düşündüm. Sonra buğdayın ve unun, günümüzdeki durumuna dair makaleler, haberler taradım.

Bir karar vermem gerekiyordu: Gerçekten ekmek değişmiş miydi? Elimizdeki ekmek, peygamberlerin hürmet ettiği ekmek değil miydi artık?

Sonunda şöyle düşündüm:

Ekmek değişmiş olabilir ama bizim hürmetimiz değişmemeliydi.

Çünkü ekmeğe duyulan saygı, onun hammaddesinden ya da kalitesinden değil, niyetimizden kaynaklanıyordu. Biz, ekmeğe, içinde hangi katkı maddesi olduğu için değil; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ve İbrahim Aleyhisselâm’ın sünnetlerine hürmeten saygı gösteriyoruz.

Ekmeğe hürmet etmek, benim için artık sadece bir nasihat değil, geçmişten devralınmış bir mirası koruma refleksi olmuştu. Bunu kendi soframda yerine getirmek kolaydı. Ama bir sofrada ekmeğe hürmeti bilmeyen biriyle oturuyorsam, onu nasıl uyaracağımı düşünmekten, yediğim yemeğin tadını alamaz hâle geliyordum.

Sokakta gördüğüm ekmekleri alırken de benzer bir iç çatışma yaşıyordum: Bir yandan bu işin bana mı düştüğünü sorguluyor, diğer yandan vicdanen rahat edemiyordum.

En nihayetinde, uzun bir otobüs yolculuğunda, bu konuyu kendi içimde bir yere oturtabildim. Yolculuk sırasında, ön koltukta oturan bir aile, koltuğun altına simit kırıntıları döktü. Dayanamadım, üç defa uyardım:

“Ekmeğe hürmet, berekete vesiledir. Ekmek, Cennet’ten Allah tarafından gönderilmiştir. Hürmetli olmalıyız.”

Ailenin büyüğü şöyle dedi:

“Cennet’ten nasıl gelmiş olabilir ki?”

Yol uzundu ve geceydi. Bu söz, zihnimde yeni soruların kapısını araladı.

“Cennet nerede? İnsanların zihninde Cennet ne kadar yakın ya da ne kadar uzak?”

“Peygamberler (aleyhimüsselam), buğdaya nasıl bakmıştı? Biz bu hissiyatı nasıl anlayabiliriz?”

Bu sorularla meşgulken iki kelime dikkatimi çekti: Uzay mı âlem mi?

Uzay mı Âlem mi?

“Uzay” ve “âlem” kelimeleri üzerinde düşünmeye başladım. Bu iki kelimenin dünyaya —ve içindekilere, buğday dâhil— nasıl baktığımızı belirlediğini fark ettim. Çünkü “uzay” ile bakanla “‘âlem” ile bakanın yaklaşımı, yalnızca kelimelerde değil, varlığı anlamlandırma biçiminde de bambaşka.

“Uzay” kelimesi, insanı merkeze koyar ve diğer varlıkları, ona olan uzaklıklarıyla değerlendirir. Ne kadar uzaktaysa, o kadar yabancı ve ilgisiz görünür. Zihin, uzağa erişilemeyeceğini varsayar; oradan da kendisine bir şey ulaşamayacağını düşünür. Böyle bir bakışla buğdaya bakan bir kişi, onun cennetten gelmiş olabileceğini düşünemez. Çünkü onun evren anlayışı, yalnızca ölçülebilir mesafelere, maddi gerçekliğe, gözle görülebilene dayanır. Manevî hakikatler, örneğin cennet gibi bir yurt, bu ‘uzay’da yer bulamaz.

Oysa “âlem” kelimesiyle bakan biri için kainat, sadece maddi bir genişlik değil, anlamlarla örülü bir bütünlüktür. Her şey Hazreti Allah’a bağlanarak anlam kazanır. Âlem, varlıklar arasında bir kopukluk değil, bir birliktelik hissi doğurur. Çünkü bir olan Hazreti Allah, yarattığı her şeyi kendi dilediği şekilde düzenlemiş ve yerli yerine koymuştur. O’nun katında uzaklık yoktur. Uzaklık, ancak bizim yürüyerek katetmek zorunda olduğumuz yollar için geçerlidir.

Bu yüzden, buğdayı sadece bir besin değil, Hazreti Allah’ın insanlığa gönderdiği bir emanet olarak görürsek, ona gösterdiğimiz hürmet de bir kulluk vazifesi olur. Buğdayın yapısı değişebilir, genetiğiyle oynanabilir, biçimi farklılaşabilir ama ona saygı gösterme görevimiz değişmez. Tarih boyunca ekmeğe hürmet edenler de olmuştur, etmeyenler de. Ama biz, bilenlerin ve hürmet edenlerin tarafında kalmalıyız elverdiğince, elimizden geldiğince.

Peki, Neler Yapabiliriz?

► İhtiyacımız kadar ekmek alalım. Fazlası israftır.
► Sofradaki ekmek kırıntılarını toplayalım. Bereket, küçük parçalarda olabilir.
► Sokakta ya da evde, yere düşmüş ekmek görürsek, alıp daha uygun bir yere koyalım.
► Artan ekmeği çöpe atmayalım. Buzdolabında saklayalım. Yemekten bir saat önce çıkarırsak, yumuşar.
► Taze tutmak için kapalı kutuda muhafaza edelim.
► Sıcak ekmeği poşette bekletmeyelim; bu, nemlenip küflenmesine sebep olur.

Kurumuş ekmekleri israf etmeyelim:
► Fırında ısıtabiliriz,
► Tost yapabiliriz,
► Kaynayan suyun buharıyla yumuşatıp değerlendirebiliriz.

Exit mobile version