Site icon İnsan ve Hayat Dergisi

Faziletin Rengi Kırmızıdır

Eski zamanların şu kalender mizahlı sembolistleri bugün aramızda olsalardı, herhâlde insan ruhunun iniş çıkışlarını tasnif etmek için bir boya dükkânına uğrar, renk kartelalarının arasında kendilerine göre bir cetvel çıkarırlardı. Meselâ saadetin iç ferahlatan laciverdi, cesaretin caka satan moru yahut cehaletin ezip geçen o kör kuyulara benzeyen simsiyahı…

Fakat bu renk kataloğunda bir renk var ki, insanı düşündürür: Kırmızı. Nereden mi çıktı bu kırmızı. Çünkü faziletin rengi, kırmızıdır.

“Niçin faziletin rengi kırmızı?” diye sorulsa, cevabı, kanla münasebetinde aramayınız. Mesele daha derine, daha insanın kendi içine aittir.

Eskilerin hayatlarında değeri anlaşılıp sayfalara yazılmış ama nedense sonra adı unutulmuş, lakin hikmeti hâlâ yaşayan bir zât anlatılır. Dünya ona göre büyük bir laboratuvar, biz insanlar ise içinde kaynayıp duran elementlerdir. Bu zât iyilik görse onu açığa çıkarmaya çalışır. İnsanlar koşup gelsin arzu eder. Kötülük görse üzerini örter. Çirkinlik cazip olmasın ister. Yine bir gün, kötü bir söz işitir de yüzü ateş gibi kızaran genç bir delikanlıyı gösterip etrafına şöyle seslenmiş:
“İbret alınız! Faziletin bayrağı işte budur!”

Zira o kızarma… Ah o kızarma! Ruhun, “Ben, bu çirkinliğe mensup değilim” diye haber salışıdır. Yaradılıştan gelen o fabrika ayarı, kötülüğe dokunduğu anda tıpkı turnusol kâğıdı gibi renk değiştirir. Yanaklara hücum eden kan, masumiyetin son siperidir.

Ne var ki insan, biraz da jeolojik bir mahlûktur. Nasıl ki farklı iklimlerdeki kayalar, zamanla renk değiştirir; çölün ortasında kavrulan taş, evvelce içi ne kadar beyaz olursa olsun günün birinde o kapkara “çöl verniği”ne bürünür…

İnsan da öyledir. Zamanla içinde yaşadığı muhitin rengini almaya başlar.

Kötülük, önce tatlı bir fısıltı, sonra zihin kıyısında bir tortudur. Kişi daima yüzünü kızartacak işler arasında bulunur, edepten uzak bir çevrenin rutubetinde ısrar ederse, ruhunda tuhaf bir kabuk bağlama hâli başlar. O ince hassasiyet, yavaş yavaş körelir. Bir zamanlar en küçük edepsizlikte alev alan o mahcup yanaklar, artık kımıldamaz olur. O “kırmızı alarm” söner; yerine ölü bir grilik, sanki kaderine razı bir donukluk çöker.

Faziletin rengi uçar, karanlığa uymanın soğuk tonu siner.

Thales’e “En güç olan nedir?” diye sormuşlar da “Kendini bilmek,” demiş. “Peki en kolay olan?” dediklerinde gülümseyip: “Nasihat vermek.”
Biz de o kolay işe girişmiş sayılmayalım; yalnızca bir hakikati hatırlatalım. Zira duygular epidemik/bulaşıcı bir mizaca sahiptir. Tıpkı bir mikrop gibi, dokunduğu ruhu ya ihya eder ya imha. Coğrafya, nasıl taşın rengini tayin ediyorsa, korkunun haritasını da o çizer. Bugün İsviçre’de bir adamın en büyük korkusu, kolesterolünün yükselmesi iken, Çin’de yaşayan birinin tedirginliğinin açlık olması boşuna değildir. Bu korkular, şahsî bir vehim değil, toplumların paylaştığı ortak hafızanın ve birlikte soludukları tarihsel iklimin mahsulüdür.

Haya da erdemli bir salgındır. Çirkinlikler karşında utanmak yayıldıkça memleket güzelleşir. Fakat yüzü hiç kızarmayanların içinde uzun müddet yaşamaya kalkarsanız, kendi renginizi muhafaza etmeniz güçleşir.

Kötü anlarda aynaya baktığınızda yanaklarınız hâlâ hafifçe kızarıyorsa, kendinizi bahtiyar sayınız. O renk, edep elbisesinin üzerinizde kaldığının en emin delilidir.

Exit mobile version