Tarih

Çanakkale Neydi?

İnsan, hayatını hep ait olduğu yeri aramakla geçirir. Bu uğurda yolculuk yapar, mesafeler kat eder. Yolculuk deriz değil mi? Peki, gideceği yolu bilmeyeni, çıktığı yol nereye götürür ya da yolcudan neleri götürür?

1915’te, Çanakkale’de iki yol vardı. Baştaki, İslam’ın safıydı; müminlerin cepheye yolculuğuydu, din, vatan müdafaasıydı. Bu yol, maddeyi manaya, savaşı cihada dönüştürüyordu.

Diğer taraf, işgal, yakıp yıkmak için geliyordu. Nereye gittiğinden habersizdi.

İki taraf, iki farklı niyet…

Çanakkale, vatan müdafaası yapanlar için ismi gibi son kaleydi. Beldelere, köylere haberler salındı ve denildi ki: “Eli silah tutan herkes cepheye!”

Bu öyle bir çağrıydı ki genci, yaşlısı, çocuğu, kadını tereddüt etmeden icabet etti. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in ve sünnet-i seniyyenin nuruyla büyümüş bir neslin, o nuru muhafaza gayretiydi.

O gün çocuklar, babalarını dünya gözüyle son kez gördü. Analar evlatlarını, hanımlar beylerini… Son kez gördüklerinden bir o kadar emin, bir o kadar habersizdiler.

Çanakkale Harbi, tam manasıyla ne bu satırlara ne bu sayfalara sığabilir. Yine de anlatmaktan geri durmamak lazım.

Çanakkale, saf saf gidenlerin çoğunun geri dönemediği, tarihin cesaret ve imanla yazıldığı, hasretle okunduğu yerdi. Baba ile çocuğun, dede ile torunun omuz omuza savaştığı, omuz omuza şehit düştüğü yerdi. Onların yolculukları dinini ve vatanı müdafaa içindi; yolun sonu ise ya gazilik ya şehadetti.

Kadir oğlu Mehmed Çavuş

Kolordu, 1. Fırka, 7. Alay, 3. Tabur, 11. Bölük çavuşu. Çivril kazasının Madenler köyünden Kadir oğlu Mehmed.

Conkbayırı ve Seddülbahir muharebelerinde düşman tarafından atılan bombaları patlamadan alıp tekrar düşmana atmak suretiyle büyük cesaret ve kahramanlıklar göstermiştir. Nihayet yine böyle bir bombayı eline alıp düşmana atacağı sırada, birdenbire infilak eden bombadan, sağ el bileğini kaybetmiştir.

Hastanede ıstırap içinde yattığı yataktan, tabur kumandanına yazdığı mektupta, tarihe bir destansı not da o düşmüştür; “Sağ kolumu kaybettim, zararı yok; sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yine kıtama katılarak düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz iyileşmemiş olmasıdır. Hastaneden kurtularak hâlen harbe katılamadığım için beni mazur görünüz, affediniz, muhterem kumandanım.”

Cephenin ruhundan bir kesit

Yüzbaşı Mehmed Hilmi, cephenin ruhunu şu sözlerle anlatmıştır; “Bir deniz harbinin arefesinde olduğumuzu hissetmiştik. Bütün erlerde, savaş için büyük istek vardı. Bu hâli sürdürmek gerekiyordu. Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Devamlı telkinlerim netice vermiş, askerin dinî hisleri olgunlaşmıştı. Maneviyatlarının sarsılmaz bir duruma gelmesi için elimizden geleni yapıyorduk. Bunu sağlamak için şu emirleri verdim:

  •  Bugünden itibaren daima abdestli bulunulacak ve harbe abdestli başlanacak.
  •  Topların birinci doldurma işi, erler tarafından ezân-ı Muhammedî okunarak yapılacak.
  •  Yeni gelen erlerin maneviyatını yükseltmek için yüksek sesle tekbir getirilecek; ayrıca Kur’ân-ı Kerîm okunacaktır. Ateş esnasında bütün batarya, sesli olarak tekbirlere iştirak edecektir.”

Cephenin manevi ruhunu müşahede ettikten sonra Çanakkale’yi soranlara şöyle söylenir; dilinde “Allah” zikri, elinde Kur’ân-ı Kerîm, kulağında ezân-ı Muhammedî; kalbinde Resûlullah (s.a.v.) sevgisiyle çağlayanların mücadelesidir Çanakkale.

Evlatlarının simalarını unutanlar

Bir baba düşünün… Oğullarının hepsini cephede şehit vermiş, hayatta kalan tek oğlunu ise sırtındaki bir benden tanıyabilmiş bir baba…

Ali oğlu Ahmed şöyle anlatıyor; “Kardeşim, geri gelmedi. Ben, döndüm ama babam inanmamış. ‘Oğullarım cephede şehit düştü, simalarını bile unuttum.’ demiş. ‘Ahmed’in sırtında bir ben vardı, oradan tanırım.’ demiş. Beni götürdüler. Sırtımdaki beni görünce sarıldık.”

Vücudundaki şarapnel parçasıyla birlikte vefat etmiş, o parça, mücadelesinin ve gayretinin nişanesi olmuş.

Çanakkale, Ali Oğlu Ahmed’in cepheden dönme ihtimalini düşünmemesidir. Kınalı Hasan’ın, şehitlikte, ecdadından geri kalmasın diye “Seni vatana kurban ettim,” diyerek cepheye yollayan annesinin, okşamaya kıyamadığı kınalı saçlarıdır. Koca Seyit’in “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.” diyerek imanından aldığı kuvvetle kaldırdığı top mermisidir. Şemse ninenin sadakatidir, bekleyişidir, hasretidir. Daha ismini sayamadığımız, adını bilmediğimiz binlerce vatan evladının aziz, pür, par, tertemiz, onurlu mücadelesidir.

Ve eğer bir gün Çanakkale’ye yolunuz düşerse durup tefekkür edin. Kendi yolunuzu ve yolculuğunuzdaki manayı düşünün.

En Yeniler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu