
Ders Bir: Hayat Bilgisi
Geçenlerde o meşhur kavak ile kabak hikâyesini yeniden düşünürken buldum kendimi. Bakın şu kabağın yaptığına! Bir kavağın dibinde bitivermiş. Bahar güneşi azıcık yüzünü gösterince sarmış kavağın gövdesini; çıkmış da yukarı çıkmış… Sanmış ki on yılda koca gövdesini toprağa mühürleyen kavakla bir tutulacak. Bir de sormuş kavağa, o küçümseyen, o kendini dev aynasında gören edasıyla: “Sen,” demiş, “kaç yılda geldin bu hâle?” Kavak “On yıl,” deyince gülümsemiş: “On yıl mı? Yazık değil mi onca zamana?” Kabağa göre, kendisi iki ayda ermiş o makama.
Gülünçtür bu durum, hem de çok gülünç! Derken sonbahar gelmiş; rüzgârlar esip soğuklar bastırınca bizim kabağın foyası çıkmış ortaya. Önce yaprakları dökülmüş, sonra o dik duruşu, yerini çürümeye bırakmış. Can havliyle sormuş kavağa: “Neler oluyor bana?” Aldığı cevap manidardır: “Ölüyorsun… Benim on yılda kazandığım hakkı, sen iki ayda kazanmaya çalıştığın için.”
İnsanoğlu da böyledir; yerinde saymayı sevmez. İlerlemesini sağlayacak bir amacı olsun ister ki adım atsın. İyi ama nedir bu telaşımız? Hedefe bir an evvel varalım diye nefes nefese koşmak mı doğru, yoksa o kavak ağacı gibi ağırbaşlılıkla ilerlemek mi?
Bana sorarsanız, öyle düşe kalka koşmanın bir manası yok. Koşan adam, geçtiği yolun tadına varamaz; çiçeği göremez, ağacı duyamaz, rüzgârın fısıltısını anlayamaz. Sadece sonuca kilitlenmiş bir zihin, yolda olup biten o güzelim ayrıntıları kaçırıyor demektir. Oysa hayat, varılan o noktadan ibaret değildir. Adımlarımızı emin atmalıyız; hani şu kavak ağacı gibi, temkinli, ne yaptığını bilerek.
Şimdilerde isteniyor ki bu işin bir ilacı olsun; onu yutuversin ve hemencecik muradına ersin. Oysa emek vermeden kolayca avuca düşen şey, kelebek misali uçup gidecektir. Varsayalım bir imtihana hazırlanıyorum. Aylarca, haftalarca ter dökmüşüm; seher vaktinde çalışmaya başlamışım. Sonunda o beklenen gün gelmiş, ipi göğüslemişim, almışım ödülümü. Sevinirim elbet, göğsüm kabarır, iftiharda ederim. Ama geçicidir o parıltı, uçucudur. Aradan birkaç gün geçmeye görsün, o ödül bir rafın üzerine terk edilir, unutulur gider. Tozlanır orada. Peki, ne kalır aklımda? O yorgunluktan bitap düştüğüm akşamlar, o vazgeçmenin eşiğine gelip de geri döndüğüm anlar kalır.
Belki de köklerimize inmeliyiz. Öyle ya, kökü derinde olan ağacı hangi yel devirebilir, hangi kara kış sarsabilir? Kök dediğin soydur, asıldır; bizi biz yapan o asil dayanaktır. Kişi adım adım ilerlemeli; arkasına bakarak, atalarının görgüsünden ve o birikmiş yaşanmışlıktan güç alarak…
O yüzden ben; o ağır ağır ama her adımında toprağı sindire sindire ilerleyen kavağın yanındayım.




