EdebiyatHikaye ve Günlükler

Geç Kalınan Sabah Namazı

Bazı Şeyler, Bir Kere Geç Kalındığında Eskisi Gibi Olmaz Daha, Değişir.

Üç oldu.

Üç gündür aynı rüya… Ne manaya geldiğini de bilmiyorum, neye yoracağımı da. Bugün de görmeseydim, rüyanın01 üzerine düşünmeye niyetim yoktu hiç. Bilinmezliklerle dolu bilinçaltımın bir oyunudur, deyip geçiştirdim ilk iki gün. Öyle ya, rüyaların arka bahçesi olan o yerden, aynı heyulanın aynı şekilde bir iki defa görünüp uyanmamla kaybolmasından ne çıkardı. Bir şey yahut bir şeylerin büründüğü bir suretti bu. Bu, muhakkaktı. Zaten bildiğim de bilebileceğim de o kadardı. Fakat neyin, fakat nelerin sureti? Beynimde bir çukur oluşmuştu, iki şey; bilmekle bilmemeklik arasında. Mariana Çukuru kadar derin, devasa. Ve içimde bilinmezliğe düşmüş bir adamın telaşı, ürkmüşlüğü. Daha önce hiç gidilmemiş bir yer, hiç tadılmamış bir şey ve hiç görülmemiş bir suret… Yani hakikatin arka yüzü… Yani bilinmezlik… İnsanı korkutur, korkutur…

Kulaklarım, arı kovanı gibi uğul uğul. Karışık sesler, rüyamdaki seslerin hayaleti gibi kulaklarımda geziniyor: Senin, diyor o sesler, hepsi senin yüzünden… Senin yüzünden… İyice bak bana, eserinle gurur duy… Gurur duy… Beni bu hale getiren sensin… Sensin… Başını eğ… Başını eğ… Ellerine bir bak, ellerin… Ellerin…

Seslerin kimi kalın, kimi ince; kimi bağırarak söylüyor, kimi bir fısıltı halinde; kimi de sinirli, kimi de gülerek. Gerisi yok. Kulaklarım uğulduyor, uğuldadıkça ağrı, bir belirip bir kaybolan kalp atışı gibi şakaklarımda zonkluyor. Bir ağrı kesicinin tam zamanı işte!

Koltuktan kalkacakken bir an duraksıyorum. Dün de aynı şeyi söylemiştim galiba, belki de aynı saatlerde, hem de bu kırmızı tekli koltuktan kalkacakken. Galiba ondan önceki gün de… Zaten tablette iki hap kalmıştı. Ve dün, sonuncusunu içmiştim. İşte orada duruyor tablet, bomboş, masanın üzerinde. Baş ağrısı vücuduma ağır gelmese, eczane hemen şuracıkta, evin altında. Git gel, kırk adım. Ama yok, kırk adım, kırk bin adıma dönüşüyor gözümde. Bir kez daha anlıyorum, uzaklık denilen şeyin, yolun uzunluğu ya da kısalığı ile değil de insanın içi ve zihni ile alakalı olduğunu. Zihnim, rüyamdaki şafağın kızıllığıyla kızıllanmış suretle meşgul, içim bilinmezliğin kasvetiyle dolu. Ve kulağımda hiç dinmeyecekmiş gibi duran o uğultu “ellerine bak, ellerin…”.

Koltuğun iki yanına düşmüş ellerimi kaldırıyorum. Hayır! Ben kaldırmıyorum, ellerim kendiliğinden kalkıyor sanki. Gözlerimin önüne kadar yükseliyorlar. Rüyadan kalma bir iz bulacakmışım gibi -ağrıyan başıma rağmen- dikkatle bakıyorum ellerime. Bir iz! Bir iz! Beş gün önce, sağ elimin başparmağına çarpan kapının bıraktığı izden başka bir şey yok. İyi de rüyamda neden bakmamıştım ki? Ne vardı ellerimde? Korkudandı, hepsi korkudan. Neyle karşılaşacağını bilmemek, yani bilinmezlik insanı korkutur.

Kulağımdaki seslerin arasına bir tıkırtı sesi karışmaya başladığında başımı koltuğa yaslamış, gözlerimi yummuştum. Fakat uyumuyor, uyuyamıyordum. O karışık seslerle beraber bu tıkırtı sesi de gezinmeye başladı kulaklarımda. İkiye katlanmış ve diğer parmaklardan öne çıkmış bir parmağın, belli aralıklarla cama vurmasından doğan bir ses gibiydi bu ses. Ve beni tedirgin ediyordu. Her tık tık, bilinmeyen bir son için kurulmuş saatin, o ana ulaşmak için kaybolan tık tıklarına benziyordu. Gözlerimi açtım. Gözlerimi açarsam, rüya gibi bu tık tıklar da yok olacak hissine bürünmüştüm. Fakat olmadı! Fakat olmadı! Tık tıklar daha bir gürleşti kulağımda, daha bir sıklaştı. “Bir şey olacak… Bir şey olacak…”.

Korku, hamur gibi büyüdü, taştı içimde. Telaşım, yorgunluğu da baş ağrısını da alıp götürdü. Ayaklandım. Ayaklandım da nereye kaçmalı? Tıkırtılar, kulaklarımda koşar adım giden askerler gibi. Uyanmadım mı yoksa? Rüya olmalı. Evet, rüya! Tekrar gözlerimin önüne dikilmeden o suret, uyanmalıyım. Uyanmalıyım da nasıl? Ellerimle kapatıyorum kulaklarımı. Tıkırtıların sesi azalıyor, fakat dinmiyor, susmuyor. Nereye kaçmalı? Ellerim kulaklarımda, dönmeye başlıyorum etrafımda. Paslı bir demir kokusu geliyor, duyuyorum ellerimin değdiği yerden. Odanın içine bir şafak aydınlığı doluyor. Duvarlar aradan kalkıyor, nihayetsiz semanın altında, nihayetsiz bir karartıya dönüyor oda.  “Bir şey olacak… Bir şey olacak… ”.

Görmeseydim, ellerim kulaklarımda kendi etrafımda dönerken camdaki o siyahlığı görmeseydim ve zınk diye durup dikkatlice bakmasaydım ona, büsbütün kendimi kaybedişim, zihnimdeki ve içimdeki bütün ağırlıklardan tek kurtuluş çaresi olacaktı belki de.

“Sen miydin?” diyebildim anca, pencereyi açtıktan sonra, zar zor.

“Ben, benim de sen, kendinde misin? İki saattir gagalıyorum camı, gagam yoruldu cama vurmaktan.”

“İyi ki geldin. İyi ki… Gelmeseydin, az kalmıştı, bir ölü uykusuna yatacaktım burada ve bir ölü gibi yaşayacaktım bundan sonra. Fakat rahatlayacaktım. Fakat rahatlayacaktım.”

Karga’m, ellerim pencereye dayalı, iki büklüm duruşumu görünce, “Şu sandalyeyi çek de ona otur.” dedi. “Biraz daha böyle durursan ayakların taşıyamayacak seni.”

Dediğini yaptım Karga’mın. Sandalyeye oturunca, üzerimdeki yorgunluğun ağırlığının daha çok farkına vardım. İyi de bu sandalye bizi, yani beni ve yorgunluğumu, nasıl taşıyacak? İkimiz de ağır! İkimiz de ağır!

“Seni bugün rüyamda gördüm. Dün ve ondan önceki gün de gördüm. Korkutucu olsalar da pek umursamamıştım ilk iki gün. Olabilir, rüya bu sonuçta dedim kendi kendime. Fakat bugün de görünce, meraklandım, seni merak ettim, başına bir hal gelmiş olabileceğinden korktum. Uykumdan sıçrar sıçramaz da hemen geldim. İyisin, şükür! Fakat rüya…”.

“Anlat! Ne gördün, gördüklerini neye yoruyorsun? Anlat da kurtar bu sıkıntılardan beni.” diyebildim, anlatmakla anlatmamak arasında kararsız kalan Karga’ma. Aynı rüya! Karga’mın gördüğü de aynı rüya! Gerçek, ne olursa olsun, velev ki en kötüsü olsun, bilinmezlik kadar korkutmaz, korkutmaz.

Bir zaman durdu, bir şey demeden. Kelimeler, hançeresini aşıp gagasına gelemiyordu sanki. Bakışmıştık, susuşu kadar. Konuşmaya başladığında o gerçeği yaşarken, ben rüyayı yaşıyordum gözlerim açık, gözlerim onda.

“Bir ovanın ortasındaydık sanki.” diyerek konuşmaya başladı, ağır, çekinceli bir sesle. “Etrafta hiçbir şey yoktu. Uçsuz bucaksız gök, ucu bucağı görünmeyen toprakla yarış ediyor gibi uzayıp gidiyordu. Ve gök, güneş doğmadan az önceki aydınlığıyla renklenmişti. Sen bunları, benim gördüklerimi göremiyorsun, beni bile göremiyorsun. Bunu biliyorum. Sen, karşındaki kuşa benzer bir surete bakıyorsun, gözün ondan başka bir şey görmüyor. Kuş, bembeyaz. Yalnız… Yalnız kafasını göremiyorum. Bir kuğu boynuna benzeyen boynundan bir kızıllık süzülüyor fakat yere düşmüyor. Kanatlarını çırpıyor, bir yere geç kalmış da acelesi varmış gibi. Fakat yükselemiyor bir türlü. Sinirleniyor, sana yaklaşıyor sonra. ‘Senin,’ diyor, ‘hepsi senin yüzünden. İyice bak bana. Eserinle gurur duy. Beni bu hale getiren sensin. Başını eğ. Ellerine bak!’

“O, öyle konuştukça sen korkudan titriyorsun, ellerine bakamıyorsun. Fakat ben görüyorum ellerini. Ellerin bir şafak kızıllığı ile bulanık. Dikkatle bakıyorum, yüreğim ağzıma geliyor korkudan… Eyvah, diyorum kendi kendime, eyvah, ne yaptın sen böyle?’

“Tam bu sırada, kuşa benzer suret, söylediği sözlerin bilmem kaçıncısını tekrarlarken güneş doğuyor. Ve göğün, güneş doğmadan önceki aydınlık rengi eriyor damla damla. Damlalar iri. Toprağa düştükçe tık tık sesler çıkıyor. Korkun, korkulu bir telaşa dönüşüyor. Bir şafak kızıllığı, bir topak halinde düşüyor ellerinden. Düştüğü yerden semanın kızıllığı doğuyor. ‘Artık çok geç!’ diyor kuş. Kulaklarını kapatıyorsun kızıllaşmış ellerinle. Ellerinin değdiği yerden bir koku yayılıyor etrafa. Bütün sesler birbirine girmiş bir şekilde uğulduyor kulaklarında. Bunu duyabiliyorum. Damlalar arttıkça tıkırtı sesleri de çoğalıyor. Ve sen, ellerin kulaklarında dönmeye başlıyorsun etrafında.”

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu