Nasreddin Hoca

1

Nasreddin Hoca, gerçekten sadece güldürmedi. Düşündürdü ve düşündürmeye devam ediyor. Aslında mevzu şu: Trajedi, bekletilince komediye dönüşür. Yani acı, mizah ile hafifletilir. Arif Nihat Asya 10 Temmuz 1963’te Nasreddin Hoca yazısıyla 800 yıl sonra halimizi onun mizahıyla izah etmiş. Yarım asır sonra, yani bugün değişen bir şey var mı “eğik metinlerle” yorum katmaya çalıştık. Mizahının kuvvetinden mi yoksa Dünya’nın değişmeyen âdetinden mi, okuduktan sonra siz karar verin.

Ardımızdakiler

Filinden şikayet için kafile halinde Timurlenk’e giderken üçer beşer sıvışıp Nasreddin Hoca’yı yalnız bırakanlar, bizden başkaları değildi. Konuşurken beraberizdir, iş; yapmaya, icraata gelince ardınızda kimseyi bulamazsanız. Vazgeçmeyenler, işini takip edenler, bu fıkra sizindir. Cesaretinizi tebrik ederiz.

Testiyi kırmadan dayağını yeriz, dizlerimizde suya gitmeye derman kalmaz. Suya göndermeden önce iyice tembih ederler, söz dinleriz elbette; lakin menfi cümleler heyecanımızı kırmak üzere programlanmış. Her defasında ‘bizde niye yok, bizden adam olmaz’ kalıbı ile heves kıranlar vakidir. Sözden çok, sözü kimin söylediği önemli. Tedbir maksatlı ikazlar ise itimata mani değildir.

Dua ile ölüm arasında hayatımız

Yirminci asır, büyük bir değişiklik getirmemiştir; bugün de kazanın doğurduğuna inanır, öldüğüne inanmayız. Hâlâ doğduğuna inananlar vardır da ölmekten sonra dirilmenin varlığına inanmayan mevcuttur. Ölünce görürsünüz de inanmanın zamanı geçmiştir.

Kıyametin, topluma bir şey olursa küçüğü, kendimize bir şey olursa büyüğü kopar. Kıyamet senaryoları yazanlar ve dünya dışı hayat arayanlar kıyametin kendileri üzerine kopmayacağını mı düşünürler? Nuh Aleyhisselam’ın kıssasını (tekrar be tekrar) okumalıdırlar. İlk önce kendi kıyametine hazırlık yapmalı insan.

Nasreddin Hoca, “doksan dokuzu veren Allah, biri de verir.” demişti. Biz “biri veren dostlar, doksan dokuzu da verir.” der; her şeyi ellerden bekleriz. Dostluklar ve ittifaklar para için kurulur. Ne gelirse Allah’tan gelir, unutulur; vesile olanı asıl saymak gibi bir hataya düşülür. Bilmezler ki Hakk, rızıksız kul yaratmaz.

Hoca, bindiği dalı kesip düşmüş; biz, ormanımızın ağacını kökünden kesip altında kalırız. Şu dilimiz ile tutunduğumuz nice itikadları, inançları boşboğazlık uğruna kaybediyoruz.

Yakıp yıktığımızı yeniden var edecek duayı bir hatırlasak işlerimiz yoluna girerdi. Dua’nın hakkını verebilseydik, bütün işleri kökten halledebilirdik.

Eskiler, moda oldu

Eski Ay’ları kırpıp yıldız, eski yıldızları bitiştirip Ay yaparız; yeni bir şeyimiz yok gibidir. Her şeye yeni bir isim vererek, kelime oyunu yaparak eskiyi yeni diye pazarlamak bu çağın kurnazlığıdır. ‘Alternatif, modern, doğal, moda’ gibi kelimelerle süslenir, soslanır. Aynı şeyi boyayıp boyayp, farklı diye satarlar.

Göle yoğurt mayası çalmak sanıldığı kadar gülünç değildir, tuttuğu olur. Nisan yağmuru ile yoğurt çalanların varlığından haberdar idik; lakin içinde inanç olmazsa birileri, mayamızı göle yoğurt çalmak için elimizden almış olabilir. Ya da göle yoğurt çalmak tabirinden, yalanını şirin göstermeye ç/alışır.

Dünyanın ortası, çıkarımızın bulunduğu yerdir, inanmayan ölçsün. Çıkarı olmaya görsün insan, etrafında kim varsa orayı Dünya’nın merkezi haline getirir ve herkesi fır fır etrafında döndürmeye çalışır. Lakin başı dönebilir veya yörüngeden savrulabilir.

İki ayaklı olduğumuz, kaçarken bellidir. Oturduğu yerden konuşmak kolaydır, dokuz köyün ağası gibi yayılıp kurulanlar ahtapot gibi çok kollu görünür. Zorda kalınca kaçmaya başlar da iki ayaklı olduğu meydana çıkar. Yakalanmayayım diye de en hızlı koşmaya çalışır.

Medyanın tamtamları

Kuyuya düşen Ay’ı çengelle çıkarmaya çalışırız; Ay, başımızın üstünde bize gülmektedir. Medyanın ve ekran bağımlılığının ağında olta atılmış balık gibi görünürüz. Başımızı ekrandan hafiften kaldırsak gerçekler ayan olacaktır.

Hoca’nın sesi, hamamda güzeldi; bizimki, mikrofonda güzeldir. Eski tas eski hamam devam ediyor. Mikrofonu eline alan ahkam kesiyor, kendini haklı sanıyor, akıl satıyor. Mikrofon yutmuş gibi sürekli TV’den bağıranlar, galiba kendi seslerini duymuyorlar.

Her akşam, eve dönüşümüzde “kim o?” sesine “İnşallah benim!” diye cevap verir olduk. Kendimiz ve ailemiz haricinde, sanal dünya ile o kadar meşgulüz ki, şüphe çukurunda ‘İnşallah benim’ diyebilmek de bir maharet artık.

Herkes suçlu arıyor?

Kimimiz sebepsiz gıdaklar, kimimiz vakitsiz öter. Nerde konuşacağımız nerde susacağımız belli değildir. Çok konuşmayı çok bilmek, çok susmayı haksızlık olarak görürüz.

Her yanımız açıktır, kapımızdaki asma kilide güveniriz. Güven kelimesini teknolojik cihazlara atfetmişizdir. Gönül kamerası kapanınca her yer göz kamerası ile doludur. Ar damarı çatlayınca asma kilit, tel örgü neylesin.

Kıyıda ayaklarını suya sarkıtan çocuklarız, biz “birbirine karışan ayaklarımızı nasıl ayırt edeceğiz?” derken söğüt değneğini yiyen ayak, sahibini bulur. Kimin eli kimin cebinde belli değil, fitnenin ayyuka çıktığı zamanlardayız.  Suçunu kabul etmeyen, kendi ayağı diye suda başkasının ayağını gösterir. Cezalar caydırıcı olsaydı, herkes kendi ayağını daha kolay bulurdu.

Bilgi hamalı mıyız?

Planlarımız, sürü geçerken yünleri takılsın diye çalı dikmekten ibarettir, alacaklılarımızı güldürmekteyiz. Bir ara keçiler ormana zarar veriyor diye, ormanı haram ettik onlara. Saman bile ithal ettik ya artık yünlerin takılacağı çalılar da kalmadı. Neden mi, her yere beton ektik, yeşermesini bekleyeceğiz.

Tuz yükümüzü suda hafifletmeyi düşünecek kadar kurnaz olmakla övünürüz; eloğlu bizi pamuk yükümüzle suya sürmesini bilir. Sırtımızda, zihnimizde, kalbimizde ne taşıdığımızı bilmeyiz de hep bir şüphe ve ihtimal eritir içimizi, kurt kemirir. Kesin bildiğimiz bir şey varsa ihtimallerin hamallığını yaptırdıklarıdır.

Yağmurda, her şeyden önce elbisesinin ütüsünü, pabucunun boyasını düşünenlerimiz vardır. Suçu hep yağmurun yağmasına, bağlarız, imar planını kimler yapıyorsa artık.

Geleceğimiz hangi dağın ardında…

Bulduklarımızın iyisini seçebiliyorduk, şimdi, “buna değmiş, buna değmemiş.” diye kendimizi aldatıyoruz. Hisler ve fikirler iyice karıştırıldı, seçtiğimizi biz mi seçiyoruz; yoksa seçtiriliyor muyuz? Bunda bile şüpheliyiz.

Ümidimiz, bir şu dağın ardında kaldı, aradığımızı orda da bulamazsak vay halimize! Hep geleceği gösterenler aşılmaz dağları, eşek gitmez yolları göstermiş olmasın.

Kapıyı çalıp damdaki ev sahibini indirerek “Allah rızası için!” diyen dilenci de; dilenciyi dama kadar götürüp “Allah versin!” diyen ev sahibi de biziz, emeğin ve zamanın değerini böyle biliyoruz. Birbirimizi kandırmaktan öte, körler sağırlar birbirini ağırlar, diyebiliriz.

Takvimimiz çömlek takvimi, hesabımız çömlek hesabıdır: yılımızın ay, ayımızın gün, günümüzün iş saati sayısı, beş taş oynayan birtakım çocukların insafına kalmıştır. Vakit çömlekte durduğu gibi durmuyor. Vaktimizi en çok, boş şeylerde harcıyoruz. Sonra da vakit israfından dem vuruyoruz.

Ev hayatımız nicedir!

Nasreddin Hoca “Ye kürküm, ye!” derdi. Bizim kürkümüz de yok.  Helalinden gönül rahatlığı ile yenilecek, davete gidecek meclis, mekan da kalmadı nerdeyse.

Evimizdeki gürültüyü merak eden komşuya “merdivenden cübbem yuvarlandı.” der; onu kandırdığımızı zannederiz. Evlerimiz o kadar nazik ve incedir, üst ve yan komşular adeta aramızdadır. Mazeret söylemeye bile gerek yok, her şey anlaşılır.

“Kapıyı unutma.” derler… kapıyı sırtlarız, anlayışımız bu kadardır. Arife işaret yeter, sözünü doğru anlamak da arifliğe dahildir.

Feryada gerek yok

Hem halkçıyız der, hem sandalyede ters oturarak halka sırtımızı döneriz. Biraz yükseğe çıkanlar, makama erenler, eşeğe ters binmiş halini arz ediyor.

Yapmadığımız işlerle övünüyoruz; “Halep ordaysa arşın burada!” diyen çıkmıyor. Övünmek asıl zanaat haline gelmişse Halep’i de saklarlar, arşını da değiştirirler, neyle ölçeceğinizi şaşırırsınız.

Dil devrimcileri, yazdıklarının ne demek olduğunu anlatmak için, mektuplarını gönderdikleri yere kendileri de gitmelidirler. Birbirimizi anlamak için geçmiş lügatleri yanımızda taşımalıyız; yoksa suçu ‘Anlaşılmaz bir dil kullanmış’ deyip atalarımıza atmamız an meselesidir. Yazılanlar anlaşılmıyorsa muhtemelen yaşadıklarımızda yanlış bir şey vardır.

“Kalburumu alan getirsin, yoksa ben bilirim yapacağımı!” diye yüksekten attık, getirmeseler yapacağımız iş, yenisini almaktan ibaret olacaktı. Her kaybedişte yeniden kendi ayaklarımız üzerine durmak konusunda başarılıyız, feryada gerek yok. Sakin bir kalp lazım bize…

(Toplam 253 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. Okurken çok keyif aldığım harika bir çalışma olmuş.Emekleriniz takdire şayan…
    Başarılar dilerim.

Fikrinizi Belirtin.