KapakSeyahat

5 Köyün Değişim Hikayesi

Bugün, birçok farklı şehirde köylerin değişip dönüştüğünü hayret ve ibretle izliyoruz. Peki, âdetler, usuller nerede kaldı? İmece ruhu, sadece güzel hikayeler ve tatlı masallarla zihinler süslenerek mi yaşayacak?

Zaman geçti, mekanlar değişti, çocuklar büyüdü. Şehirlileşme farklı bir boyuta, köy hayatı farklı bir boyuta ulaştı. Köyleri, birer birer terk-i diyar eylediler.  Şehirdekiler, köylere dönmeyi bırakın, çamura saplanmış bir araba gibi bulundukları yerden üç adım öteye gidemediler. Diğer taraftan, köyden şehre göçün “Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?” sualine muhtelif cevaplar arandı.

Bir tarafta ekmek parası ve geçim derdinin dermanı olan yer var iken; diğer tarafta ana ocağı köy var.
Köyünün bütün sadeliği, çocukluğu, gençliği, hayalleri, hatıraları, geride kalan hikayeleri var.
Hepsinin ötesinde özlem var, hasret var.
Nasıl olmasın ki?

İnsan topraktan yaratılan eşref-i mahlûk değil midir? Topraktan yaratılan ve onunla herc-ü merc olan insanı, topraktan ayrı düşünmek ne mümkün?

Siz gelmezseniz biz size geliriz

Her şeye rağmen köyde yaşayan, toprağa tutunan ve her ne olursa olsun bağ, bahçe, tarla ve avlulu evlerinden vazgeçmeyenler de olacaktı. Nitekim vardı da.
Bu durum onlar için hiç problem teşkil etmiyordu. Biliyorlardı, onlarsız şehirler mümkündü.
“Ancak onları da rahat bırakır mıyız?” dediler.
“Onlar gelmiyorsa biz onlara gideriz!” diye düşünenler olmuş olacak ki bugün, birçok farklı şehirde köylerin değişip dönüştüğünü hayret ve ibretle izliyoruz.
Peki, âdetler, usuller nerede kalmıştı? İmece ruhu, sadece güzel hikayeler ve tatlı masallarla zihinler süslenerek mi yaşanacaktı?
Köyün ciddi bir hayat tecrübesi olduğu aşikârdı.

Hakikî kopuş, usulden kopuş

Yılların tecrübesi, gelişen tarım ve hayvancılık tekniklerine yetişemiyor olabilirdi. Ama Anadolu köylerindeki misafirlik adabı, terbiye usulü, ahlâk ve merhamet timsali insanlarına kimsenin dil uzatmaya hakkı yoktu.
Nezih ahlâk usulleri, tatbik edilerek, gösterilerek adım adım ulaştırılırdı yeni nesillere.
Sonra köylerde fizikî bir kopuş başladı. Çocuklar ‘ekmek parası’ diye koptular köylerinden. Isınan tenceredeki kurbağa misali yavaş yavaş usulden koparak gittiler.
Dedenin vefakârlığı, cefakârlığı, diğergamlığı ve misafirperverliği çocuğuna, torununa aktarılmalıydı. Köyü köy yapan değerlerdi bunlar. Meslekler ve meşgalelerle beraber mekân da insan da değişiyordu çünkü.
Hepsini birer birer incelediğimiz köylerin dokusundaki değişmeler, yani bozulmalar ve sebepler, acı tecrübeler ders olarak kalacak sosyal hayatımıza…

Mesela, tarih turizminin değiştirdiği Çanakkale Alçıtepe köyü,
Medyanın etkisiyle farklılaşan Bursa Cumalıkızık köyü,
Sanayinin gelmesiyle sarsılan Bursa Ovaakça köyü,
Turizm etkisiyle tatil köyüne dönüşen Alanya Esentepe köyü,
ve yapılaşmanın gölgesinde kalan, kuruyan İstanbul Arnavutköy’deki İmrahor.

Şimdi, herkes köyde hayalini kurduğu eve ya da tatilde gittiği köye bu gözle bakmaya başlayacak. O köy bizim köyümüz mü?

Turistik potansiyeli, köyün temel geçimini tamamen değiştirdi. Ve başta köy halkı olmak üzere kimsenin alışık olmadığı bir ticari sisteme dâhil olundu. Üstelik buna çabucak ayak uyduruldu.

Harpten Turizme Alçıtepe

Hakan ALTUNYURT

103 yıl önce metrekareye altı bin merminin düştüğü bir yerde, yaşanan hadiseler elbette unutulacak ve yabana atılacak türden değildi. Nasıl unutulabilirdi ki? Herkesin orada bıraktığı şehidi vardı.

Ve bugün…

Herkes bıraktığının yanına gidiyor, gitmek istiyor. Bazı kavuşmaları mahşere bırakmak istemeyenler; şimdiden, bugünden Çanakkale’ye koşuyor.

Tabii bunlar durumun sebep ve müsebbibidir. Takdir edersiniz ki bir de bunun sonuçları olacaktır. Burada ele alacağımız konu ve muhteviyat Alçıtepe köyü ekseninde, 103 yıl evvel yaşanan hadiselerin, bugünkü köye tesirini gözlemlemek ve aktarmak.

Ayçiçeği ve zeytin

Alçıtepe köyü, Çanakkale Eceabat ilçe merkezine 25 kilometre mesafede bulunan ve ayçiçeği ile zeytin yetiştiriciliğinin en yoğun olduğu köylerden biri. Köy halkı 1934 ve 1938 yıllarında Bulgaristan ve Romanya’dan gelen göçmenlerden oluşuyor. Çanakkale Harbi esnasında, Zığındere ve Kerevizdere gibi en şiddetli çarpışmaların yaşandığı meşhur bölgelere ev sahipliği yapması ve merkezî konumda bulunması, burayı çok ayrı ve özel kılan bir unsur olmuş.

Çanakkale şehitliklerini ziyarete giden herkes, Alçıtepe köyüne mutlaka uğruyor. Çünkü dedik ya, merkezî bir konumda. Bundan dolayı da bir zamanlar köyün temel ekonomisi ve geçim kaynağı tarıma dayalı iken bugün turizm çok çok ön plana çıkmış durumda.
Köy insanı ile yaptığımız sohbetlerde, gelişen tarih turizmi ve buraya özgü giderek artan alakadan memnun olduklarını anlayabiliyoruz. Bununla birlikte bir tatsızlık, bir oturmamışlık, bir eğretilik de dikkatlerimizden kaçmıyor. Biraz irdeleyince eski toprakların derdini açığa çıkarıyoruz.

“Toprak boş kalmaz”

Böyle söylüyorlar. Toprağın boş kalması, ekilmemesi, dikilmemesi, ilgisiz bırakılması kabul edilemez diyorlar. Arazide gözümüze çarpan çok fazla boş alanın olmadığını, gayet her tarafta ekili, dikili bahçe ve tarlaların olduğunu söylesek de aldığımız cevap: “Bu ne ki?” oluyor.

“Siz buraları eskiden görecektiniz. Tamam, iyi, hoş, atalarımız burada çok büyük bir mücadele vermişler ve bu güzel toprakları bizlere bırakmışlar ama bu bizi özümüzden koparmamalı.” diye ekliyorlar.
Biraz daha derine inip işin içine girdiğimizde durumun tamamen duygusal (maddi) olduğunu anlayabiliyoruz. Mesela, aylarca bakılan, ilgi gösterilen ağaçlardan, tarlalardan elde edilen gelirle; mart-nisan-mayıs aylarında yani Çanakkale şehitlik turizminin sezonu diyebileceğimiz dönemde elde edilen gelir arasında ciddi bir fark varmış.

Hal böyle olunca insanlar neden o kadar zahmete katlanalım ki diye düşünüyormuş. Toprağı süreceksin, ekeceksin, biçeceksin, yağmurunu çamurunu düşüneceksin, verimliliğine bakacaksın, adeta bir bebek büyütür gibi üst düzey bir ilgi ve alaka ile hareket edeceksin.

Netice?

3 ayda herhangi bir restoranın, hediyelik eşya satan bir esnafın, sadece kurşunlu, silahlı, anıtlı anahtarlık satan seyyar satıcının, hatta afedersiniz sadece tuvalet ve lavabodan gelir elde eden bir işletmecinin bile kazancından daha az kazanacaksın.

Ortada böyle bir tablo ve herkesin de elinin altında o turizm sahnesine atılacak imkân varken, toprakların eskiye nazaran boş kalması doğal görülmeli mi?

Bu konuşmalar ve değerlendirmeler yapılıyor, bir taraftan da hararetli şekilde notlarımızı alıyoruz, o ana kadar sessizliğini koruyan, adını sonradan öğrendiğimiz Halil Amca: “Sadece bir savaş deyip geçilmemesi gerekiyor ve yüzyıl sonra bile nelere tesir ediyor, görüyor musunuz?” dedi, elindeki bastonu yere vurarak.
Sessiz ve titizlikle kozasını ören bir ipekböceği gibi, elindeki meşgaleyi bir kenara koyup, köyde bulunan en güzide yerlerden birine götürdü bizi Halil Amca. Eski bakkaldan çevirme bir Savaş Müzesi. Zamanında köylülerden topladığı savaş malzemelerini, yiyecek-içecek karşılığında temin etmiş Bakkal Salim Mutlu. 1961 yılında ise müze olarak hizmet vermeye başlamış. Yarım asırdan fazla bir süredir Çanakkale’ye akın eden ziyaretçilere, savaş anılarını hafızalardan silinmeyecek bir surette sunuyor.
Bakkaldan müzeye ve müzeciliğe, zeytincilikten restoran işletmeciliğine, ayçiçeği yetiştiriciliğinden hediyelik eşya satıcılığına kadar değişimlerin boyutlarını görüyorsunuz.

Alçıtepe köyü özelinde ele aldığımız bu durum aslında Çanakkale’deki bütün köyler için geçerlidir. Tarih, insanların ortak paydasıdır. Bununla birlikte toplumsal değer dinamiklerine de dokunur. Buna paralel müspet veya menfi, gerçekleşen her türlü gelişim kabul edilebilir. Lakin her değişim, iyi bir gelişme midir? Onu okurların takdirine bırakıyoruz.

Uludağ’ın kuzey yamaçlarında kurulan ve yaklaşık 700 yıllık geçmişe sahip Cumalıkızık köyü, daracık sokakları, tarihi konakları, doğal kaynakları ve otantik evleriyle güzelliğinin son raddesini yaşıyor.

Tarihten Medyaya Cumalıkızık

Yasin ODABAŞI

Köy meydanına adımınızı attığınızda, sizi yerli ve yabancı turist kalabalığı eşliğinde, sağ ve sol taraftan yukarıya doğru uzayan hediyelik eşya tezgâhları karşılıyor. Meydanı çevreleyen yanyana dizilmiş yeşil, mavi, sarı, mor ve turuncu renkleriyle seyrine doyum olmayan mimari harikası şirin evler bulunuyor.
İçerisinde bulunduğumuz bu şirin köy bizi geçmişin yolculuğuna çıkarıyor. Meydandan yukarıya doğru yürüdüğünüzde, taş döşemeli dar sokaklardan doğal kaynak suyu aktığını görüyorsunuz. Uludağ’ın erişilmez zirvelerinden dökülen bu kaynak suyu değişik kollara ayrılıyor ve köyün neredeyse bütün sokaklarına uğrayarak meydana doğru şırıl şırıl akıyor.

Aile mahremiyetinin mimariye yansımaları

Cumalıkızık’ta 180 hane hâlâ kullanılıyor. Bu evlerin yanında, yenileme ve koruma çalışmalarının devam ettiği toplam 270 ev bulunuyor. Evler yapılırken, aile mahremiyetine son derece itina gösterilmiş.
Evlerin pencereleri çoğunlukla üst katlarda olmakla beraber kafesli ve cumbalıdır. Bu sayede ev sahibesi kadın, evin içinden sokağı daha rahat bir şekilde görebiliyor. Köyde ana cadde bulunmamakla beraber, labirenti andıran dar sokakların yanında bir de meydan bulunuyor. Evlerin birbirine bu kadar yakın mesafede yapılmasındaki amaç ise, köyün dağ eteğinde olması nedeniyle esen sert rüzgârdan korunmak.

Tokmaktan al haberi!

Seyrine doyamadığımız bu evlerde şahit olduğumuz başka bir detay var ki, o da evlerin iç avlusuna açılan dış kapı tokmakları… Geleneğe göre eve gelen bir misafir çalınan tokmağın sesine göre karşılanıyor. Çoğunlukla her kapıda biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki tokmak bulunuyor. Büyük olan tokmak kalın ve tok bir ses çıkarıyor, küçük tokmak ise ince ve tiz bir ses çıkarıyor.
Eğer büyük olan tokmak vuruluyorsa misafirin erkek, küçük tokmak vuruluyorsa kadın olduğu anlaşılıyor. Böylelikle gelen misafir kadın ise evin hanımı, erkek ise evin beyi karşılıyor.
Değişim, sektörün afişleriyle kendini gösteriyor

Köy meydanından sokak aralarına doğru ilerledikçe Anadolu’nun misafirperver ve güler yüzlü insanları karşılıyor bizi. Cumalıkızık’ta köy sakinlerinin birçoğu evlerinin iç avlusunu yöresel köy kahvaltısı tatmaları için ziyaretçilere açmış durumda. Aynı zamanda evlerin bahçelerinde, girişte veya üst kattaki odalarda da kahvaltı yapılabiliyor.

Başımızı hangi tarafa çevirsek ziyaretçilere yöresel kahvaltı imkânı sunan hane sahiplerini görüyoruz. Ancak 700 yıllık geçmişe sahip olan mimari harikası bu evlerin göze hitap eden zevkini bozan cephelerine monte edilmiş tenteler, kahvaltı reklam tabelaları, farklı boyutlarda asılan afişler, evlerin güzelliğine gölge düşürüyor. Sırf ticari kazanç uğruna tipik köyün özüne ve doğallığına bu şekilde müdahale edilmesi içimizi burkuyor.

Değişimin medya yüzü

Kapıda bizi karşılayan bir hane sahibinin evine misafir oluyoruz. Tezgâhlarda ev yapımı doğal köy usulü reçeller, salçalar, turşular, zeytin ve bal çeşitleri bulunuyor. Birkaç dakika sohbet ettiğimiz hane sahibesi teyzeye köyde yaşayanların temel geçim kaynağının ne olduğunu soruyoruz. Teyzemiz ise, tarımla beraber az da olsa hayvancılık yapıldığını ve en fazla turizmin etkili olduğunu söylüyor. Öğrendiğimiz bilgilere göre, tek bir çivi dahi çakmanın yasak olduğu evler, 2007 yılından itibaren yenileme sürecine girmiş. Köyde bulunan bütün evler, tarihi dokusu ve mimari orijinalliği göz önünde bulundurularak restore ediliyor.

Köy, 2014 yılında Unesco Miras listesine girmeye hak kazanmış. Ayrıca medyanın gücü kullanılarak çekilen dizi ve filmlerin etkisiyle köyün tanınırlığı artırılmak istenmiş. Bölgede çekilmiş olan dizi ve filmlerle beraber köy, ününe ün katarak ziyaretçi akınına uğramış ve böylelikle medyanın etkisi kendini göstermiş. Cumalıkızık’a gelen yerli ve yabancı turist sayısı her geçen gün artmış. Bu artış turizm endüstrisinin nimetlerini getirmiş ama götürdükleri de olmuş. Sadece günübirlik gelenlerin haricinde konaklamak amacıyla gelenlerle birlikte bölge dokusu bu insan yığınını karşılamak adına tahribata uğramış. Koruma altına alınan tarihi Cumalıkızık köyüne, dizi çekilen meşhur köy mantığıyla bakılıyor. Bu da günümüz kuşağının geçmişle irtibat kurmasını zorlaştırıyor.

Diğer bir durum ise konaklama yeri ve restoran gibi işletmelere çevrilen yerlere dizi isimleri veriliyor. Osmanlı döneminde gerek aile yapısı, gerek örf ve âdetlerinin yanı sıra yapıların mimarisi ile kendine has bir güzellik bırakmış. Ancak günümüz kuşağına doğru gelindiğinde, diziler geçmişteki değerlerin üzerini bir toz gibi örtmeye çalışıyor.

Derme çatma tezgâhlar, medyanın da etkisiyle zamanla işletme ve pazar yerine çevrilen bölgenin tarihi dokusunu zayıflatıyor, hafif gösteriyor, sığlaştırıyor. 700 yıllık mirasa sahip köye “Şu dizinin çekildiği yer” şeklindeki bir özet, ziyarete gelenlerin dikkatinden kaçmıyor.

Bir köyün nasıl değiştiği ile ilgili çıktığımız yolculukta, bu sefer rotamızı Bursa’nın küçük ve şirin köyü, inciriyle meşhur olan Ovaakça’ya çeviriyoruz.

Tarımdan Sanayiye Ovaakça

Ali ALTAY

Otobanda hızla giderken, hayatın süratli akışı içerisinde aniden köy yoluna sapınca, bu keskin geçiş için birkaç dakikalık şok yaşıyoruz.

Vay be! O nasıl bir geçişti öyle, diye söylenmeler başlıyor, yüzlerde tebessüm ile.
Ovaakça köyü, son yıllarda ön plana çıkan incir festivalleriyle adından söz ettiren ve Osmangazi ilçesine bağlı meyvecilikle geçinen bir köy. Köyün sakinlerinden Ali Yalçın Bey köyün dününe de bugününe de vakıf. Kendisi Maraşlı olmasına rağmen hayatını idame ettirdiği ve emekliliğine kavuştuğu yer olan Ovaakça’ya ayrı bir sevgi ve muhabbet besliyor. Ovaakça köyünün tarihini, dünden bugüne atlattığı maceralarını derlediği kitabı da var.

Köyün dünden bugüne hikayesini dinledikten sonra, Ovaakça’nın incir yetiştiricileri ile sahalara iniyoruz. İncir bahçelerinin içinden geçerken aldığımız notları, otoban kenarındaki, köye hâkim yüksek tepede bizzat çiftçilere sorarak temize geçiyoruz.

Rakamlara yansıyanlar

Ovaakça köyünün tarihte yaşadığı acı tatlı hatıralar, tek tek not alınmış. Köyde meydana gelen bir yangından sadece 4 hane kurtulabilmiş. 1908’de 80 hane olan köy, ilerleyen yıllarda giderek büyümüş. Daha önceden Rumlarla çok yakın ilişki varmış. 1922’de göç ve mübadele hadiseleri gündeme gelince burada yaşayan Rumlar da geri çekilmek durumunda kalmışlar. Giderken de gemi azıya almış, ortalığı yakarak, yıkarak çekilmişler. 1922’de vermiş oldukları zarar, sadece Ovaakça bölgesi için 157.000 liraymış.
1987-97 yılları arasında da birtakım gerginlikler yaşanmış. Ve buranın yerlileri dışardan gelenlere karşı bir tahakküm uygulamışlar. Hor ve hakir görmenin yanı sıra şiddete varan bazı hadiseler de yaşanmış. Neyse ki o sancılı günleri geride bırakarak bugünkü sevgi ve muhabbet atmosferine bürünmüş Ovaakça.

Köylünün tarım politikası

Eskiden ekilen buğday ve arpa, zamanla yerini üzüm ve tütüne devrediyor. Bu devir işleminde temel faktör, buğday ve arpanın hemen her bölgede yetişebilmesiydi. Dolayısıyla başka ürünlere karşı da verimli bir araziye sahip olan Ovaakça bölgesi, daha çok kâr getiren üzüm ve tütün tarımına yöneliyor.
Üzüm ve tütün bölgenin ekonomik dinamiğine ciddi katkı sağlıyor ve yöre insanının zenginleşerek ferah bir hayat sürmesine imkân tanıyor. Ancak bu durum da çok uzun soluklu olmuyor.

1970’li yıllardır. Herkesin varını yoğunu tarlalara, bahçelere yatırdığı bir senede; gözler toprağa dikiliyor. Cepler boş. Gözler hasatta. Eller semada. Ahali; “Her şey yolunda gitse de emeğimizin karşılığını alsak.” diye beklerken o elim hadise yaşanıyor.

2 Temmuz 1972 tarihinde 250 gram civarında, yumruk büyüklüğünde dolu yağıyor. Yolu gözlenen hasat ile birlikte hayaller ve ümitler de yer ile yeksan oluyor. Ocak ayında bir ağaç nasılsa, Ovaakça’nın bütün ağaçları aynen öyle kalıyor.

Kimi aileler kavakları kesip odununu satarak geçimlerini idare ediyorlar. Genç olanlar Mudanya’ya gidip turist valizi taşıyarak hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar.
Bundan sonrasında ise herkes muhasebesini yaptı. Kimisi bunu bir ikaz olarak gördü ve bundan sonraki akçeli işlerine ona göre dikkat etti. Kimi de sadece o anlık zararı atlatmaya çalışarak hayatına yine kaldığı yerden devam etti.

İthalat-ihracat dönemi

Yöre insanının, 1950’lerde ciddi bir şekilde başlattıkları tarım çalışmaları kısa vadede güzel neticeler vermiş. 60’lar, 70’ler de böyle devam etmiş. 80’li yıllardan itibaren özellikle incir ile ithalat ve ihracatta önemli bir faktör olarak sahaya çıkmışlar. Tabi incir işin rengini iyiden iyiye değiştirmiş.
Önceleri sadece İstanbul ve Ankara’ya Antalyalı üç beş girişimci sayesinde incirlerini götürüp satma imkânı varken, artık yurt içi ve dışı birçok noktaya ulaşabiliyorlar. Son dönemlerde ise ticari anlamda olumlu gelişmeler devam etse de alttan bunun nasıl devam edeceği insanları düşündürüyor. Çünkü eskilerin ekonomiye, gelir-gider dengesine ve sosyal hayatta durdukları noktaya verdikleri kıymetle; bugünün kuşağının aynı konuya bakışı çok farklı.

Sebepler zinciri

İnciriyle meşhur Ovaakça köyüne en büyük tesiri şüphesiz sonradan kurulan çevrim santralleri yaptı. Değişim, dönüşüm ekseninde farkı hissedemeyen bir köyle karşı karşıyayız. İlginç olan tarafı ise yöre insanının bunu böyle değerlendirmemesi. Daha doğrusu, sebepler zincirini zihinlerinde tam konumlandıramamış olmaları.

Soruyoruz; bu fabrikalar incir bahçelerine nasıl tesir etti? Fabrikaların hiçbir etkisinin olmadığı, çünkü incir bahçelerinin uzağına kurulduğu, dolayısıyla üretimin ve diğer bütün süreçlerin bundan etkilenmediğini söylüyorlar.

Evet, gerçekten de işin orası öyle, bunda haklılar. Fakat akabinde derinleştirmeye çalıştığımız sorularda hakikat gün yüzüne çıkıyor. Bu tesislerde çalışanlar nerede oturuyorlar, ulaşımları nasıl sağlanıyor, diye soruları sıralıyoruz. Buna cevap vermeden önce kaşlarını kaldırıp “heee” diye bir iç çekiyorlar. Sonra da ekliyorlar: “Bak işte orasını hesap etmedik. Burada çalışanlar için şu öte tarafa konutlar diktiler. Oralar hep incir bahçeleriydi. Yeni gelen otoban da çok incir bahçemizi aldı.”

Bir yer düşünün. Sessizlik-sakinlik, doğal yiyecekler, stresten uzak bir hayat ve temiz hava… Dersiniz ki köy mü burası? Evet, bu yerin adı köy. Ancak köye, tatil ilave edilince işler, hayatlar o zaman bambaşka bir surete çevriliyor.

Yörüklükten Tatil Köyüne Esentepe

Ercan ERDOĞAN

İşte böyle bir yerde, Esentepe köyünde doğdum. Köyün ne demek olduğunu bilirim. Ve sizlere köydeki değişimlerden bahsedeceğim. Değişimin arkasında gelişim mi yoksa gerileme mi var, kararı size kalmış.
Köy hakkında biraz bilgi vermek gerekirse; köyün eski adı Karaboynuzlar. Yakın tarihe kadar bu isim kullanıldı. Değişim önce köyün isminden başladı. Köydeki insanların tamamı yörük. 1940-50’lere kadar köyde neredeyse herkesin devesi varmış. Koyun ve keçi sürüleri de varmış elbette. Bugün sürüsü olan var ama devesi olan yok. Yörüklük emareleri kaybolup gitti.

Esentepe’nin en güzel tarafı, adına yakışır şekilde esmesidir. Rüzgâr yaz kış demeden eser burada. Kimi zaman ucu bucağı görünmeyen Akdeniz tarafından, kimi zaman yüksek Toroslardan eser. Fakat gün geldi o rüzgâr şehirden köye doğru esmeye başladı. Eskiden esen rüzgâr insanların içini ferahlatırken, şimdi şehirden gelen tatil rüzgârı köyden bir şeyleri alıp götürüyor.

Değişim tatil rüzgarı ile geldi

Çocukluğumda, yakın zamana kadar köyde nerdeyse herkes buğday ekiyor, hayvan besliyordu. Her yer meyve ağaçlarıyla doluydu. Portakalından mandalinasına, incirinden üzümüne… Her yer yeşildi. Şimdi de yeşil ama eskisi kadar değil. Çünkü ağaçlar bakımsız, insanlar ilgisiz ve alakasız. Turizmle uğraşan da var, memur olup giden de. Köyde olmasına rağmen tenezzül edip ağaçlarına, tarlasına dönüp bakmayanlar da var tabi ki. Dedik ya tatil rüzgârı köye doğru esmiş bir kere diye.
Mesela, 2000’li yıllara kadar sahiller gayet boş ve hoştu. Her yer kargılarla kaplıydı. Sonra ne mi oldu? Bazıları Botanik, bazıları Alara derken oteller mantar gibi türedi. Kargılı yerler turist mekânları oldu. Otellerin de bir şeye ihtiyacı vardı, işçiye. En büyük kaynak tabi ki köylerdi.

Köy, tatil köyüne dönüşüyor

Esentepe’yi “topraklarından koparan” şey turizmdir. İlk önce beton binalarıyla geldiler. Dededen kalan tarlaları ekip biçen babaların evlatları, bir nevi baba mesleği olan toprak işlemekten yüz çevirdiler. Toprak işinin zor olması, belki de turizmde kazanılan paranın sıcaklığı etkili oldu. Belki de tatil köyünde yaşama fikri daha cazip geldi.

İş kolları değişti köyde. Buğday ekip keçi besleyen köy insanı, artık yeni işlere yöneldi. Kimisi turistik market açtı, kimisi otele işçi olarak girdi, kimisi de turistlere yönelik dükkân, butik açtı. Köyün en güzel adetlerinden olan “imece” kalmadı. Kısacası artık herkes kendi işinde gücünde. “İmece”nin anlamının ve değerinin bilindiği yıllarda, köydeki insanlar toplanırlar ve incir reçeli yaparlardı. Bir gün birisine bir gün ötekisine. Şimdiki imececiler toplanıp otele çalışmaya gidiyor. Nereden nereye…

1970-80’lerden sonra sahilde betonlaşma ve oteller yapılmaya başlamış. Hâlâ da yapılmaya hızla devam ediyor. Her köye gidişimde yeni bir otel ekleniyor. Geriye dönerken boş bir arazi görürsem, “Bir dahaki gelişime kadar buraya da otel dikerler” diyorum. Kaç gelişimde, kaç defa haklı çıktım bilemiyorum.
Her yapılan yeni otel, yurtdışından turist getirirken, köyden de gençleri çekiyor kendisine. Üzüm üzüme baka baka kararır misali, gençler turizmin içinde kararmaya, asli renklerini kaybetmeye başlıyorlar. Saç sitillerinde, hal ve hareketlerde, ana-babaya karşı davranışlarda bu hissediliyor. Elbette bir sebebe sarılarak korunan gençler de az değil.

Eskilerden turizm işine yönelenler, büyük ölçüde kendilerini koruyabilmişler. Köyden kopmamak için ellerinden geleni yapmışlar. Belki tarla ile yeterince ilgilenememişler ama az da olsa bir şeyler ekip biçmenin, toprakla haşır neşir olmanın lezzetini unutmamışlar.

Şimdiki gençler, teknoloji çağı, şehir rüzgârı ve tatil köyü anlayışı; iyice çevrelendiler ve nefes alacak yerleri kalmadı. Bu üçlü onları köyden koparmak, temiz havadan uzaklaştırmak, birlik ve beraberlik ortamından çıkarmak için ellerinden geleni yapmış ve yapmaya da devam ediyor.

Son mücadeleciler

Eskilerin en büyük derdi, evlatlarına güzel bir gelecek ve güzel bir miras bırakmaktı. Onlar bir dikili ağacı dahi en güzel miras olarak görüyorlardı. Bugün de köyden kopmayan, eskilerle bağları sağlam olan ana-babalar, evlatlarına güzel birer miras bırakmanın peşindeler. Buğday tarlasıyken dikenli arazilere dönüşen tarlalarına zeytin, portakal vs. ağaçları dikiyorlar. Bu son mücadeleciler hem geçmişi yad ediyorlar, hem de geleceğe gerçek birer miras bırakıyorlar. Gençlere kolaylık yapmaya da çalışıyorlar aslında. Çünkü buğday ekili tarlayla uğraşmak 5-6 aylık yoğun iş demek. Oysa zeytin dikili tarlaya yılda birkaç defa uğramak yetebilir.

Velhasıl 70-80 kuşağının ana-babaları, köylerini hâlâ köy olarak yaşatmaya çalışıyorlar. Gelecek nesillere tatil köyü değil, gerçek bir köy bırakmak istiyorlar.

Meyve veren ağacın taşlandığı gibi, iyinin arkasından söylenen kötü sözler gibi köylerin de adeta meyveleri taşlanıyor, iyiliği suiistimal ediliyor ve güzellikleri betona çevriliyor.

Depremden Betona İmrahor

Hakan ALTUNYURT

“Bizim zamanımızda…”

Söze böyle başlayan insanlardan korkmayın.
Bu girişle sizi adeta uyarıyor, silkeliyor. Her şeyiyle doğal, samimi ve içten bir muhabbete hazır hale getiriyor. Söz, dinleyenlerde böyle bir tesir uyandırıyor çünkü. İşte böyle başladı söze Arnavutköy’ün İmrahor Mahallesi’ndeki Selim Amca.

Bizim zamanımızda, dedi; buralar hep yeşillikti, güzeldi. Şimdi geriye dönüp bakıyorum ve her ne kadar zor, meşakkatli, çileli olsa da; o eski samimi günleri özlüyorum.

Emir-i Ahur’dan İmrahor’a

Değişen köyler çerçevesinde ele aldığımız muhitlerden sonuncusu, İstanbul’un Arnavutköy’ünden bir köy: İmrahor. Adının serüveni hayli güzel ve ilginç. İmrahor Kelimesinin aslı Farsça. Eskiden padişah ahırlarının sevk ve idaresiyle ilgilenen kimselere “Emir-i Ahur” denirmiş. Bu ifade zamanla, “Mirahur” ve son haliyle “İmrahor” olarak şekillenmiş.

İstanbul’un yeşil alanlarının yoğun olduğu Arnavutköy’de bulunan İmrahor köyü, bugün başta yeşilliği olmak üzere çoğu hasletini yitirmiş. Meyve veren ağacın taşlandığı gibi, iyinin arkasından söylenen kötü sözler gibi İmrahor’un da adeta meyveleri taşlanmış, iyiliği suiistimal edilmiş ve güzellikleri betona çevrilmiş.

“Güvenli bölge” ilan edilince…

1980’lerden itibaren peyderpey göç dalgalanması olduysa da, asıl ve en büyük hareketin 17 Ağustos 1999 depremiyle gerçekleştiğini öğreniyoruz. Çünkü o vahim depremde binlerce insan vefat etmiş ve geride kalanlar korkulu bir bekleyişe kilitlenmişti. Fay hatlarının geçtiği yerlerin tartışıldığı ve can güvenliği için nerelere gidilebileceğinin düşünüldüğü günlerdi. Özellikle İstanbullular, günlerce evlerden uzak piknik alanlarında ve diğer açık sahalarda, araba içlerinde, çadırlarda konaklamaya başlamışlardı.

Böyle bir atmosferde zemini kayalıklarla bezeli, aşırı sağlam toprak yapısına sahip Arnavutköy, herkesin sığınacağı güvenli limandı. İşte bölge nüfusu o tarihte ciddi bir sıçrama yaşamıştır. Ecelden kaçışın olmadığı malum ama insanlar yine de can havliyle kendilerini oralara atmışlardı.

Bölgenin temel geçim kaynağı, bulunduğu orman arazilerinin de tesiriyle ormancılık, hayvancılık ve tarım çerçevesinde şekillenmiş. Tarımda özellikle ayçiçeği yetiştiriciliği ön plandaymış. Hayvancılıkta da küçükbaş, büyükbaş faaliyetler yürütülürmüş.

Ormancılıktan kaynaklı olarak odunculuk ve odun kömürü ticareti de mühim bir yer teşkil ediyormuş. Tabi bunların hepsi “vakti zamanında” olan işler. Şu an bunları göremezsiniz.

Yıllarını köyde geçiren insanların anlattıklarına göre sistem hemen her yerde aynı işliyor. İlk etapta insanların gelmesiyle konut ve yerleşme problemi baş gösteriyor. Bu problemi çözmek için yapılaşmalar artıyor ve insanların istihdam edilmesi sağlanıyor. İstihdam sağlanırken tarım arazilerine beton dikiliyor.
Tarım arazileri azalırken aynı anda devam eden hayvancılık faaliyetleri sekteye uğruyor. Çünkü hayvanların otladığı, gezindiği büyük alanlar, yeşil sahalar artık taş ve beton yığınına dönüşüyor.

Med cezir

İstanbul’un içlerindeki hengâmeli işleriyle meşgul olup rahat ve sakin bir yerde yaşamak isteyen beyaz yakalılarla yöre halkı bazı konularda anlaşmazlık içindeler. Mesela, ellerinde kalan üç beş büyükbaş hayvanla süt, yoğurt, peynir ihtiyacını karşılamaya çalışanlar ile bu hayvanların kokularına dayanamayanlara da şahit oluyoruz.

Evlerinin yakınlarında gübre ve benzeri hayvanî unsurlarla karşılaşınca hemen yetkili mercileri arayıp şikâyet ediyorlarmış. Bu durum, şehir olma ve köy kalma arasındaki med ceziri yansıtan en güzel örneklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki neticesi belli. Şu ana kadar köy kalmaya çalışanların muvaffak olamadıklarını acıyla tecrübe ettik.

1 iken 100 olmuş

Gerek İstanbulluların nefes almak için gittikleri bir alan olması gerekse de coğrafyasının elverişliliğinden dolayı tercih edilmesi burayı çok cazip hale getirmiş. Muhitin kadirşinas insanlarından Şaban Amca; zamanında -26 sene önce- 475 liraya aldığı arsayı söylüyor. Üstelik bunu aylık 25 liralık taksitlerle almış. Şimdi fiyatına paha biçilemiyor diyerek de gülüyor. İmkânım olsa yine buralardan bir şeyler alırım ama şu an durum pek müsait değil diye de ilave ediyor.

Artışın seyrini ise çok kısa ve net ifade ediyor: “1 iken 100 oldu.” Şu an yapılan bu projeler sözde değerini önemli ölçüde artırdı. “Biz buraya ilk geldiğimiz doksanlı yıllarda bilgi almak için bir tane emlakçı bulamazdık.” diyor. Şimdi Arnavutköy’ü baştan sona arşınlayın, dükkânlara bakın; her 3 dükkânın 2’si emlakçıdır, diyor. Emlak değeri artarken, tarım, hayvancılık, güven, inanç gibi arka planda acaba hangi değerler azalıyor.

Velhasıl, biz o ayaklarımız şişene kadar yürüdüğümüz, yağmurunda, çamurunda ıslandığımız, herkesin birbirini tanıdığı, bildiği ve birbirlerine saygı duyduğu köy günlerimizi özlüyoruz, diyor İmrahorlular.

Köyden şehre göçmekle köylerin asılları bozuluyorsa da insanların asıllarının bozulmaması ümidiyle…

En Yeniler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu