
Bursa’da Bir Rüya Mesaisi
Uykusuz geceler birbirini kovalıyor; akrep ile yelkovanın hızı, zihninin yanında sönük kalıyordu. Genç adam, yine her zamanki gibi başını yastığa koymuş; aklına gelen işleri, yıllar önce söyleyemediği cümleleri, aile arasındaki kırgınlıkları, akıl terazisinde tartıp gönül ambarına depoluyordu.
Depolamak önemliydi; ileride uykusuz kalmak için lazım olacaktı. Depoyu tıklım tıklım doldurup yoklamaya başladı:
Gece yarısı: Burada!
Diz ağrısı: Burada!
İş sıkıntısı: Burada!
Derken zil çaldı. Şaşkın ve bir o kadar korku dolu bir hâlde kapıyı araladı. Gelen hocasıydı.
“Hocam, uzun zamandır derse gelmiyorum, biliyorum; ne deseniz haklısınız…” diye sıralamaya başladı.
Hocası “sus” işareti yaptı:
“Sessiz ol, başkalarını rahatsız etmeyelim. Gidiyoruz,” dedi.
Zaten uykusu da yoktu, yola koyuldu.
“Hocam, nereye?”
“Dolup taşan ambarlarımızı boşaltmaya…”
Şehir sessizleşmiş, tüm güzelliğini açığa çıkarmıştı; tıpkı uyuyan bir bebek gibi… Bu şehri sessizken, herkes uyuyorken seviyordu. Kargaşadan uzak… Hocası önde, o arkasında yürüyordu. Bir inşaata geldiler; bir cami inşaatıydı burası. Yarı hâliyle bile ne kadar çok benziyordu Ulu Cami’ye!
“Hocam, bu cami ne kadar da Ulu Cami’ye benziyor…”
Hocası tebessüm etti:
“Bildin. Burası Ulu Cami. Tarihte yolculuğu sever misin?”
“Evet,” diyebildi şaşkınlıkla.
Aklındaki her şeyi, bütün dertlerini unutmuş; bu mükemmel yapının inşaat hâlini seyrediyordu. Bu hâliyle bile muhteşemdi.
“Önce şadırvandan abdest tazeleyelim,” dedi hocası. Beraber abdest aldılar. Şadırvandan akan soğuk su, kendine gelmesine yardımcı oldu. Genç adam düşündü: Gerçek miydi bu? Sudan, üç yudum içti; suyun serinliğini, hatta midesine inişini dahi hissetti. Rüya olamazdı.
“Hadi gidelim,” dedi hocası. Biraz yürüdüler.
“Şimdi gözlerini kapatıp sesi dinle,” dedi hocası. Sesten hemen anladı; burası Irgandı Köprüsü’ydü. Büyüleyici sesiyle insanı dinlendiriyordu. Çarşısı olan bir köprüydü. Köprüde bir dükkâna girdiler; duvarda hat tabloları asılıydı. Hattat efendi, mum ışığında hat yazıyordu. Odayı mürekkep kokusu sarmıştı.
“Sipariş hazır mı efendi?” diye sordu hocası; sanki daimî müşterisi gibiydi. Hattat, rulo yapılmış bir levha uzattı. Hocası, levhayı açmadı; kendinden emin bir şekilde başıyla teşekkür edip çıktılar.
Biraz daha yürüdüler. Burası Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin türbeleriydi. Bu şehre ilk taşındığında ziyaret etmişti ancak türbeler ne kadar da yeni gibiydi. Hocası, elindeki levhayı çıkardı. Gece karanlığı kadar siyah zemin üzerine altın sarısı işlemeler vardı. Ayın ışığı levhaya vuruyor, gökteki yıldızlar âdeta levhada parlıyordu. Bilindik bir hat, bilindik bir âyet-i kerîme idi bu. Levhayı, türbenin duvarına astı.
Hocası, sanki konuşmak için bu anı bekliyormuşçasına dudaklarını araladı:
“Bak evladım… Tanıdık geldi değil mi bu âyet-i kerîme?”
Soru, bildiği yerden gelmişti; evet, Fetih Suresi’nin ilk ayet-i kerimesiydi.
Hocası devam etti:
“Bu âyet-i kerîme, hepimize yakındır. Çünkü hepimizin fetihleri vardır. Maddi ve manevi fetihler… Önce gönül kalesini keşkelerle, sıkıntılarla doldurmak yerine fethetmeli;
İ’lâ-yı Kelimetullah için yer açmalı. Gönül fethedilince dert ve gam uzaklaşır; o zaman maddi fetihler de kendiliğinden gelir.”
Genç adam başını salladı. Gözünden yaşlar akıyordu. Gözlerini kapatıp başını türbenin soğuk zeminine koydu. Şadırvanda aldığı abdestin serinliği, Irgandı’nın şırıltısı ve türbenin maneviyatı ile buluşmuş; yeni doğmuşçasına hafiflemişti.
Gözlerine ağırlık çöktü, açamıyordu. Yüreğine ve zihnine doldurduğu önemsiz şeyler için tevbe ediyordu. Hocası haklıydı; çöplükte gül açar mıydı hiç? Önce çöplüğe dönen kalbini temizlemeliydi.
Uyudu genç adam… Ambarını tamamen boşaltıp uyudu. Sanki yıllardır uyumamışçasına derin bir uykuya daldı. Tatlı ve derin uykusu, zilin çalması ile bölündü. Bu nasıl bir rüyaydı? Gerçek gibiydi… Gözlerinde yaş vardı ama içi hafiflemişti. Üzerinde hiç yük kalmamış gibiydi.
Kapıya yöneldi. Titrek bir hâlde kapıyı açtı.
Gözleri fal taşı gibi açıldı.
Gelen hocasıydı.



