Seyahat

Uzun Yolculukların Ülkesi Madagaskar

Yaptığı yolculuğu anlamlandırabilen çok az yolcu vardır. Önemli olan, tamburuna yeni bir nâme eklemek için gezmek değil, her yolculuğun, dünyada başladığı fakat nihayetinin ahirette olduğunu bilerek, hayatı, yolculuk olarak görmektir.

Çok uzaklara yola çıkmak. Bazen Kaf Dağı’nın ardına, bazen güneşin doğduğu adalara varmak. Sind ve Hind diyarını aşarak, günlerce süren deniz yolculuklarından sonra açlıktan, susuzluktan ve yorgunluktan bitap düşerken son anda Komor Adaları’nda bir yerde karaya ayak basmak…

Masallarda anlatılan, destanlara konu olan, eskilerin kitaplarda yazdığı, tarihteki ismiyle Cezîret’ül Kumr’a, (Komor Adaları) şimdiki ismiyle Madagaskar’a ulaşmak… Masallardaki kadar olmasa da Madagaskar’a ulaşmak ve adayı baştan sona kat etmek, günümüz şartları için bile hayli zor ve enteresan bir deneyimdir.

Yolculuğun özünde meşakkat, yorgunluk, ter ve zorluk vardır. Yolculuk, bilindik bir coğrafyada, planlı ve programlı yapıldığında yolculuk, insana yeni şeyler öğretir. Ancak hiç bilmediğiniz coğrafyaya ilk defa gitmek, her ne kadar planlı olsa da zordur. Madagaskar Adası’nda yaptığımız, iki gece ve üç gün süren yolculuk, bu ikinci türden yapılanlardan idi.

Salgın başlamadan bir yıl önceydi. Mauritius Adası üzerinden Antananarivo’ya ulaştığımızda, 16 saat süren bir hava yolculuğunu yaptığımızı hesaplamıştık. Uzun, meşakkatli ve zor olsa da tarihteki yolculuklarla kıyas bile kabul edilemezdi. Tarihte bu adaya, Mozambik’ten gemilerle 3 günlük yolculukla ulaşılıyordu. Üç gün, gece gündüz yelkenli gemilerle okyanusta seyahat etmek, insanda hayli derin izler bıraksa gerek. Biz ise adaya, evimizden çıktıktan 3 vasıta sonra ulaşmıştık. Ve diğer taraftan bakıldığında bu, oldukça keyifli bir yolculuktu.

“Tana” olarak söylenen, tam ismiyle Antananarivo, Madagaskar’ın başşehridir. 1.5 milyona yakın insanın yaşadığı bu şehirde hayat oldukça farklıdır. Zanzibar ve Tanzanya’nın şehirlerini andırır. Hindistan, Sri Lanka hatta Malezya ve Endonezya’dan izler taşır. Çünkü okyanusun ortasında, tarih içerisinde bütün bu yerlerden göç alan nadir beldelerden biridir.

Ada, insanın dimağında iz bırakan baharatları, zihninde yer eden güzellikleri ve hayvanlarıyla, hiç unutulamayacak   bir coğrafya sunar. Bu haliyle oldukça beğenilen ve tercih edilen bir beldedir.

Mesela Antananarivo, binlerce tepeden oluşur, bol yağmur aldığı için aralarda çok güzel göller oluşmuştur. Ancak diğer taraftan, şehrin yolları sürekli kalabalıktır. Aşırı nüfus ve  araç trafiği içinde, sıcak ve rutubetlidir. Bu haliyle Tana’da yaşamak kolay değildir.

Burası neresi?

Madagaskar, Hint Okyanusu’nun Afrika anakarasına yakın kısımda bulunuyor ve dünyanın en büyük ikinci adası olarak biliniyor. Ada, 587 kilometre kare yüzölçümüyle büyükçe bir alan kaplıyor. Bu alanda 28 milyona yakın insan yaşıyor. Ada üzerindeki bitki örtüsü ve hayvan türleri, dünyanın diğer yerlerindekilere hiç benzemiyor. Kendine has coğrafyası var.

Antananarivo’dan adanın dört tarafına, dört yol ayrılıyor. Bu yollardan kuzeydoğuya giden, bizim kullanacağımız yol, Mahajanga’ya kadar gidiyor. Diğer üç yoldan güneye gideni, adada Müslümanların daha yoğun yaşadığı Antsirabe ve Morondava’ya ulaşıyor.

Doğuya giden yol ise adanın en zor yol parkuru sayılıyor. Kıvrım kıvrım dolanarak 350 km yolu, 7 saatte kat ettikten sonra Toamasina’ya, sonra da 700 km yolu 22 saatte kat ederek Maroantsetre’ye ulaşıyor. Sonuncu yol ise batıya, Mainitirano’ya doğru kolay şartlarda gidiyor. Fakat devamında bulunan Mainitirano şehrine ulaşmıyor. Çünkü adanın bazı yerlerine yol yapma ihtiyacı görülmemiş. Buralarda nüfus az ve arazi engebeli.

Yeryüzü şekli olarak ada, kıyı kesimlerde alüvyon ovalarla kaplı. Sahil kesimdeki ovalardan hemen sonra, iç kesimlerde yüksek rakımlı platolar var. İç kısımlara doğru ilerledikçe platoların basamak basamak birbirini takip ederek yükselmesi dikkat çekici. En yüksek platoların rakımı yaklaşık 2000 metre. Adanın en yüksek dağı 2876 metre ile Maromokotro Dağı. Yolcuğumuz 1.200 rakımlı Tana’dan başlıyor.

Yolculuk neye vesiledir?

-Beşeri zaaflarla yüzleşmeye, beşeri zaafları yönetmeye

-Mevki-i imtihandan makâm-ı ihtirama geçmeye,

-İnsan karakterine musallat olan ve onu diğer bütün iyi hallerini gölgeleyen huylarını tamir etmeye,

-Mahrumiyet ve mihnetlere gayet nazikâne ve hazımkârâne şekilde başetmeye,

-Yüksek meşakkatli hedeflere yürüyebilecek azim ve gayrete ulaşmaya vesiledir…

Gece yolculuğu

Mayıs’ın 17’si ve gece saat 10.30. Yola çıkışımızdan dakikalar sonra Tana, bütün gürültüsüyle arkamızda kalıveriyor. Önümüzde kıvrım kıvrım yollar. Ay ışığının dağlara, ormanlara ve otlara yansıması. Ömrü, bulutsuz bir gökte, bir ebedîlik emelinin peşinde koşanların, seyrini daha iyi anlayabileceği pürüzsüzlükte bir dolunay var.

Nöbetleşe şoförlük, aynı yolu sürekli aynı şekilde fakat farklı sürücülerle geçiyormuşuz hissi, insanın içini ürpertiyor. Bir ara yol ikiye ayrılıyor. Uzaktan tabelayı okumak hayli zor. Hep beraber inip tabelayı ve etrafı inceliyoruz. Sağ tarafa doğru giden yol, küçük bir kasabanın içine doğru girip sonrasında devam ediyor. Soldaki yol ise tepesi ormanlarla kaplı, alt kısmında rüzgârın yüksek boylu otları, muayyen bir istikamette savurduğu dağa doğru kıvrılıyor. Dışarıda lekesiz bir sessizlik var. Gökyüzü, insanı kendi içindeki yıldızlara doğru düşürecek şekilde berrak ve bu haliyle, insanın üzerine üzerine geliyor.

Sabaha karşı, sık sık gördüğümüz fakat bir türlü kavuşamadığımız nehrin yakınında duruyoruz. İsminin Baksiboka olduğunu öğreneceğimiz bu nehrin rengi kıpkırmızıydı. Tan yerinin ağarmasıyla ortaya çıkan kızıllığın, uzaktan nehre yansıdığı için kızıl gözüktüğünü zannetmiştik. Abdest için yanına ulaştığımızda kızıllığın yansımadan değil, kendi renginden olduğunu gördük.

Nehir, Antananarivo’dan başlayarak kıvrıla kıvrıla ne kadar plato varsa dolaşmış ve alabildiğince toprağı sırtına yükleyerek kızıl bir renge bürünmüş. İnsanoğlu, adanın ahsen-i nizamını, ecmel-i intizamını bozduğundan ırmak, adanın en verimli toprağını okyanusa doğru taşıyor.

Sabaha karşı verdiğimiz moladan sonra, hislerimiz biraz daha açılıyor. Hep beraber adanın coğrafyasından, florasından, insanlarından konuşuyoruz. Mahajanga’ya kadar süren konuşmaların hepsi, adanın yakın tarihte nasıl tahrip edildiği üzerine konular. Bu konuşmalardaki haklılığı ispatlar gibi, işaretle gösterilen yere döndüğümüzde bir orman yangını görüyoruz. Yangın geceden başlamış ve koskoca orman, için için yanıyordu. Zannettik ki günün ilk ışıklarıyla yangın söndürücüler ormana koşacaklar. Ancak bu, bilinçli yapılmış bir orman yangınıymış. Bütün ada yansa da yangına müdahale âdeti yokmuş. Öğrendik ki yıllardır, kömür için bu ormanlar bilinçsizce yakılıyor ve yangın günlerce devam ediyormuş…

Mahajanga, adanın en kuzeyinde Mozambik ve şimdiki Komor Adaları’nın karşısında bir şehir. Şehrin ismi Malgaç dilinde “çiçekler şehri” manasına geliyor. Şehre ulaştığımızda, isminde geçen meşhur çiçeklerini göremedik. İki günün sonunda şehirden ayrılırken, yüksek boylu Hindistan cevizleri, çınar ağacı büyüklüğünde kaju fıstığı ağaçları ve baobab ağaçlarını gördük. Şehir, lezzetli tropikal meyveleriyle insanı cezbediyordu.

Gündüz yolculuğu

Programları bitirdikten sonra dönüş yolundayız. Sabahın ilk ışıklarıyla, okyanus kıyısındaki Mahajanga Ovası’ndan, yüksek bir yamaca doğru tırmanıyoruz. Meraklı bir macera romanı okur gibiyiz. Gece yolculuğunda zihnimizde kalan, gerçekle hayal arasındaki fotoğraf, şimdi bizi içine doğru çekiyor.

Adada yollar çok önemli, hayat bu yollar etrafında şekilleniyor ve adadaki bütün ticaret, bu yolların üzerinde cereyan ediyor.

İlk durduğumuz yerde insanların, özellikle de kadınların yüzündeki çamur maskesi dikkat çekiciydi. Maske dediysem, Covid-19’dan korunmak için taktığımız maskelerden değil. Okaliptüs balı ile yörede bulunan bir tür çamurun karışımından elde edilmiş doğal güzellik kremiydi. Bu krem, bütün yüze sürülüp 5-6 saat bekletiliyormuş. Bu şekilde bir haftalık uygulama, cildi güzelleştirdiği söylenen fondötenlerden, cildin kusurlarını anında gizlediği iddia edilen kapatıcı ve değme bronzer gibi kremlerden tesirliymiş.

Çamurlu maske hadisesini tam anlamadan, az ileride bir de ne görelim? İnsanlar, yol kenarında ayakkabılarını bellerine bağlamış, sıra sıra yürüyorlar. Sanki birazdan büyük bir binaya giriverecekmiş gibiler fakat ortada ne bina var ne de yerleşim yeri. Çok fakir gibi de görünmeyen bu insanların, konuşurken şen halleri vardı. Madagaskar Adası’nda, ayakkabıları beline bağlamak ya da iplerinden boynuna asarak yürümek adettenmiş. Sebebiyse ayakkabılar eskimesin diye imiş.

Bu yol güzergâhında karşılaştığımız en acayip hadise şu oldu; insanların dikkatini çekmek için yollara bolca el ilanı atılmış. Birini alıp ne olduğunu çözmeye çalıştığımızda, Hristiyanlığa davet eden el ilanları olduğunu anladık. Binaların girişine bırakılan market ilanları gibi, yolların tenha yerlerine bu ilanlardan torbayla boşaltılmış. Bu, en basitinden bir çevre kirliliği idi. Adadaki müslümanların hayatını merak edenlere, Eylül 2017 (91.) sayımızı okumalarını tasviye ederiz.

Antananarivo’ya tekrar yaklaşırken gün akşama döndü. Arkamızda bıraktığımız yollar, köyler, kasabalar kendi haline dönüyordu. Biz de gördüklerimizi iç âlemimizde anlamlandırmaya çalışıyorduk.

Hayat yolculuğu

İnsan, yeni gördüğü, kendi içinde bir düzenle akıp giden beldelerden müteessir ayrılıyor. Çünkü her yolculuk bir iz bırakır. Gördüklerinin oluşturduğu ruh hali, senin içindeki izlerdir. Yapmak istedikleriyle yapabildiklerinin, şeffaf şekilde birbirine geçtiği durumlardır, bunlar. Bir de dışında görünen izler, güneş yanığı, ter, yorgunluk…

Madagaskar Adası’nı boydan boya kat ettikten sonra, sanki birazdan, dert edindiği bu insanların derdini çözmek için kolları sıvayacak gibiyiz. Ayakkabı problemi mi, kolayı var, erozyon mu, çalışma yapılır, yangına duyarsızlık mı, o en kolayı…

Belki biz, mesul olduğu yerlerin dağından taşından hesap vereceklerin, yapamadıkları bir dua olabiliriz.

Yaptığı yolculuğu anlamlandırabilen çok az yolcu vardır. Önemli olan, tamburuna yeni bir nâme eklemek için gezmek değil, her yolculuğun, dünyada başladığı fakat nihayetinin ahirette olduğunu bilerek, hayatı, yolculuk olarak görmektir. Ahiret, müminlerin gördüklerini deracât-ı akliyeleri nispetinde anlamlandıracakları ve âlî mertebelere nail olacakları yerdir.

Rızka Tevekkül

Âlem içinde ayân ve pinhân (gizli)

Sana gelir elbet kısmetin olan.

Kişinin gece ve gündüz talebi

Olamaz rızk-ı kesirin sebebi

Rızkına kanaat eden, ehl-i merâk

Olusar (olduğunda) mazhar-ı ism-i Rezzâk.

Seni yoktan var eden, aç etmez

Başka kapılara muhtaç etmez

Yürü var, Hakk’a tevekkül eyle

Haline sabır ve tahammül eyle.

Küne-i kaşânede rahat hoştur

Dâde-i Hakk’a kanaat hoştur.

Bilir hâllerini, Rezzâk-ı Hakîm

Rızkını vaktinde eyler taksim.

Mala mevkûf değil, erzâkın

Başka yüzden götürür, Rezzâk’ın.

Çeşmini, hâtırını eyle ganî

Kerem et, olma gedâ, çeşm-i deni.

Bizi, ey Hayy-ı Hudây-ı müteâl

Rızk için kılma perişân, ahvâl.

Zikrini, dilde ruhun gıdası yap

Canda, hikmet kapısını açık tut.

(Mârifetnâme, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri)

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu