EdebiyatKişisel GelişimKültür Sanat

Adı Var Kendi Yok Kütüphaneler

Kütüphaneleri Nasıl Kullanabilliriz?

Medeniyet söz konusu olduğunda ismi en fazla zikredilen, unvanı ise milli kültür içerisinde hararetle savunulan bir kurum kütüphaneler. Ancak her ilde bir binası, her okulda bir odası bulunan bu kurumlar insanların gerçek  gündemlerine giremiyor. Dünyanın diğer devletleri kütüphaneyi insanlara ulaştırmak için her yolu denerken, biz hala “Ne olacak bu kitapların ve kütüphanelerin geleceği?” diye tartışıyoruz.

Kütüphanelerimizin problemlerini gerçekten saymakla bitiremeyiz. Bunların en başında bunu bir problem olarak bile görmeyişimiz ve okumayı da sevmediğimiz hatta buna gerek duymadığımız değerlendirmesi var. İlk önce buradan başlamak gerekiyor belki ama böyle bir başlangıç yazımızı gerçek hedefinden uzaklaştıracağı için sadece birkaç noktayı belirtip asıl mevzua geçmek istiyoruz. Belki bu da meselenin kaynağını görmek için bir vesile olur.

Kitap okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuz iddia ediliyor. Ancak bu iddia yüzyılımızı kapsıyor herhalde. İslam medeniyeti temelinde değerlendirildiğinde doğruluğu tartışılacak bir görüştür. Çünkü iddia edildiği gibi kitap okumayı sevmeyen bir topluluk olsaydık, binlerce yazma eser bulunan vakıf kütüphaneleri, ciddi tetkiklerin yapıldığı medreselerin külliyatlı arşivleri, her insanın rahatlıkla alıp okuduğu camilerdeki kitaplar, bunların da ötesinde kitap âşıklarının derleyip kurdukları özel kütüphanelerden bahsedemezdik.

Yine kitap okumayı sevmeseydik; kitaplara emek veren “Hafız-ı Kütüp”, “Kâtip-i Kütüp”, “Mücellit” gibi yüzlerce sanatıyla kitaplara değer katan ustalar yetiştirmemiş olurduk. Belki “kitap okumayı sevmeyen bir toplumuz” deme hatasını yapanlar yanlış kıyas yapıyorlar. 16. yy Osmanlısı ile aynı devrin Dünyasını karşılaştıramıyorlar, ya da 8. yy İslam toplumlarıyla diğerlerini. Ancak son devir için şunu kabul edebiliriz; “Kitap okumayı sevdiremeyen bir toplum yapımız vücuda geldi.” Nasıl olduysa artık kitapları sıkıcı, kütüphaneleri ise eğlencesiz olarak görmeye başladık. Bir de bunun üzerine bilginin elektronik ortamda üretilip dağıtılması da eklenince kitap ve kütüphanelerin geleceğine hepten şüpheyle bakar olduk.

Biz bu yazımızda kütüphanelerin geleceğini tartışmaya çalışacağız. Gelecekte kütüphaneler bilgi için başvurulan merkezler mi olacak yoksa uzaktan tabelaları seyredilen müzelik mekânlara mı dönüşecek?  Bunu da anlayabilmemiz için kütüphanelerimizin tarihine kısaca bakmamız gerekiyor.

“Kitaba saygı, kütüphanelere rağbet” vardı

İnsanlığın tarihi ne kadar eski ise kitabın ve kütüphanenin tarihi de o kadar eskidir. Özellikle İslam kültürüyle beraber kâğıda, yazıya, kitaba ve kütüphaneye verilen önem ve saygı artmıştır.

Kitaba ve kâğıda gösterilen saygı, beraberinde kütüphanelerin güçlenerek medeniyet merkezleri haline gelmesine sebep olmuştur. Mesela Abbasiler zamanında kütüphaneye beyt-ül hikme (hikmet evi) denilmesi kütüphaneye yüklenen mana yönüyle dikkat çekicidir. Bağdat’ta, Basra’da, Endülüs’te kitap medeniyetinin zirveye çıkması yine kitaba gösterilen saygı ve onu sahiplenme neticesinde oldu.

Yine Osmanlı devrinde kitaba saygının artarak devam etmesi kitap ve kütüphanenin medeniyet merkezi olmasını sağladı. Çünkü bu devirlerde sokaktaki sıradan adam bile yazılı bir belgeyi görse kaldırır bir kenara koyardı. Sadece değerli bir saygının yanında daha da değerli olan okuma hassasiyetinden de bahsedildiği bir devir yaşanıyordu. Çünkü özellikle Vakıf Kütüphaneleriyle, İstanbul için “tam bir okuma furyası” vardı sözü doğru oldu.

Medeniyet merkezinde kütüphane ve kitaba saygının olduğu bir devir için kütüphaneye saygı ve sempatinin artmasında “hafız-ı kütüplerin”  gördükleri vazife kesinlikle azımsanmayacak kadar büyüktür. Öyle olurdu ki kütüphaneler hafız-ı kütübün şahsı etrafında biçimlenen müesseseler haline gelirdi. Onun bilgisi; ulema, edipler, âlimler ve zarif insanlarla olan ilişkisi, kütüphanenin zenginliğini ve şöhretini sağlardı. Bunların çoğu hafızası kuvvetli âlim insanlardı.  Bu hafız-ı kütüpler kütüphanedeki bütün kataloğu nerdeyse ezbere bilirdi. Hatta öyle enteresan şeyler olurdu ki bazen hafız-ı kütüplere başı sonu belli olmayan, bir iki sayfayı götürsen o kitabın aslını bulurdu.

Teknoloji yorumu ve kütüphaneler

Kütüphaneler özellikle güçlü vakıf yapılarının kurulabildiği devirlerde zirve dönemlerini yaşamışlardır. Kütüphanelerdeki gerilemenin sebepleri arasında koleksiyon yapısı ve teknolojiyi yorumlama zorluğu iki temel nokta olarak zikredilir. Osmanlı döneminde vakıf kütüphaneleri daha çok medrese öğrencilerinin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak İslam ilimlerine ait kitaplardan oluşturulmuştur. Bu koleksiyonların kullanımı, medreselerin kapatılmasıyla azalmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise sadece mevcut koleksiyonları korumaya yönelik bir yapılanma sonucunda yeni eserlerin kütüphanelere kazandırılması mümkün olmamıştır.  Vakıf kütüphanelerinin gerilemesinin başlıca sebebi bu olmuştur.

Kütüphanelerin gerilemesinde ikinci büyük sebep ise 1990’lı yıllarda kültür hayatı ve kütüphaneler bilgisayar temelinde yeniden tanımlanırken olmuştur. Çünkü hafız-ı kütüpler gibi kütüphaneye sempati toplayabilecek kişiler, yeni dönemde kütüphane tanımının içine alınamamıştır. Kütüphanelerin sıcak atmosferi ve insanları doyurucu yönü teknoloji temlinde yeniden yorumlanamadığı için yeni hayat, kitaplara sempatiyi en azından bizim toplumumuzda koruyamamıştır.

Kitapların ihtiyaç olmaktan çıktığının sorgulanmasının nedenleri arasında “kitapların ilim ile olan ilişkilerinde değişim” yaşanmasının etkisi büyüktür. Çünkü artık ilim kitaplara aktarılmadan dijital ortamda tutularak, istenilen kişilere ulaştırılabiliyordu. Kitaplara müracaat etmeye hatta kütüphanelere gitmeye gerek kalmıyordu. Bu görüntü içerisinde kütüphaneler teknolojiye ayak uydurmakta zorlanan kurumlar olarak değerlendirildi.

Teknolojiye ayak uyduramayan kütüphaneler beraberinde iki büyük problemi getirdi. Birincisi kütüphanelerdeki kadim eserler bir kenarda unutulmuştu artık. İkincisi ise teknolojiyi elinde tutanların bilgiye de hâkim olmaları ve bunun da “dijital uçuruma” neden olmasıdır. “Dijital uçurum” tartışmasının temelinde ise “toplumun küçük bir kesimi bilgiye erişerek dünya bilgi ağına katılırken, geri kalan büyük çoğunluğun ağın dışında kalması” vardır. “Çünkü bu uçurum dünyayı ‘enformasyon zenginleri – enformasyon yoksunları’  diye iki parçalı bir toplum yapısına doğru sürüklemektedir.”   Peki, kütüphanelerin gelecekteki değişimleri dijital uçuruma sürüklenen insanlık için çare olabilecek mi?

Dijital uçurum ve kütüphaneler

Kadim medeniyetler tarihi arka planda hep kütüphane temelli kuruldu. Şimdi ise televizyon ve internet medeniyet merkezi olmada kütüphanelerden daha hevesliler. Hatta bilginin merkezi ve doğru bilginin tek adresi olarak kendilerini gösteriyorlar.

Bundan 20 yıl önce akıllara hiç gelmeyen bir meseleyle bugün karşı karşıyayız. O mesele de bilginin üretilmesi ve dağıtılmasının kitaplar üzerinden dijital ortama kayması. Daha önce kitaplar istinsah edilerek ya da basılarak çoğaltılıp kütüphanelerde bütün insanların hizmetine sunuluyordu. Şimdi ise “bir yandan yüksek hız, düşük maliyet ile en yeni bilgiye ulaşanların eğitim, gelir ve iş bağlantıları, diğer yandan düşük hız yüksek maliyet belirsizlik içinde, eskimiş bilgilere bağımlı zaman sınırı içinde bloke edilmiş kitlelerin iletişimsizliği karşımızda problem olarak durmaktadır.”  Problemini tetikleyen neden ise bilginin bütün insanlara açık olan kütüphanelere girmekte zorlanıyor olmasıdır. İnternet ve televizyon ise bilgiyi dağıtmaktan çok bilgi seçkinlerinin oluşmasına hizmet eden bir yapıya sahip olduğu için dijital uçurumun kapanması için kütüphanelerdeki bilgi bütün insanlara açık olmalıdır. Meselenin çözülmesi için dünyada 90’lı yılların başından beri çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye’deki problemin varlığı ise AB sürecinde fark edilmiştir.

AB müzakerelerinde “Eğitim Kültür” başlığı altında bir alt başlıkta kendine yer bulan kütüphaneler “kütüphane sayısı, derme, personel, finans olanakları, kütüphaneci, kullanım unsurları açısından AB ülkeleriyle niceliksel bir temelde karşılaştırılmıştır. Sonuçta, Türkiye ile AB ülkeleri arasında halk kütüphaneleri arasında ciddi farklar bulunduğu anlaşılmıştır. Bu fark özellikle kütüphaneci personel ve kütüphane kullanımı noktalarındadır.”

“Dijital uçurumun kapanmasında kütüphaneciler ne gibi katkı sağlayabilirler?” sorusu gerekli bir sorudur ancak yeterli değildir. Çünkü bilgi ile olan ilişkisinde kırılma noktasında bulunan kütüphaneleri kurtaracak formül, personel ve kütüphane kullanımından çok, kütüphane misyonunun yeniden ele alınmasına bağlıdır.

Akıllı kütüphaneler kurulmalı

Kütüphaneler kitapların zamanında takip edilemediği, süreli yayınların vaktinde toplanamadığı, yeni basılan neşriyatın koleksiyona dâhil edilemediği, kartopu gibi büyüyen ilim deryasını kaplayamadığı gibi o deryaya açılabilecek küçük bir liman görünümü bile verilemeyen eski atıl kalmış yerler görünümündedir. Şehircilik alabildiğine hızlı ilerlerken, her gün yeni gökdelenler, yeni alışveriş merkezleri sadece merkez illerde değil taşra beldelerinde de hızla kurulurken kütüphaneler bu büyümenin bir parçası dahi olamıyor.

Eskiden medeniyetin merkezi, kültürün ve tarihin kalesi kütüphanelerdi. Değişen medeniyet algısında kütüphanelerin yerinin yeniden tanımlanması gerekiyor. Meseleyi konuştuğumuz kütüphaneciler de bunu savunuyor. Kütüphanelerin geleceğini yeniden imar etmek için akıllı kütüphaneler kurulması gerektiğini söyleyen Bilgi Üniversitesi Koordinatörü Sami Çuhadar, bunun için yapılacakları sıralıyor: “Kaliteli kütüphaneler için akıllı binalar inşa edilmelidir. Akıllı kütüphane binası araştırmayı ve çalışmayı teşvik eder. Az enerji harcar ve araştırmacıya bilgiyi en kısa sürede sunar.” Ayrıca Çuhadar, “Kütüphaneye insanlar niçin gelir?” sorusuna cevap verebilecek bir yaklaşımla kütüphanelerin ele alınması gerektiğini vurguladı. Ve akıllı kütüphaneler için beş olmazsa olmazı sıraladı.

Akıllı kütüphanelerin olmazsa olmazları

Akıllı kütüphane binası araştırmayı ve çalışmayı teşvik edici ortama sahip binalar olarak kurulmalıdır. Az enerji ile en kısa sürede araştırmacıya bilgiyi sunabilmeli ve bir taraftan koleksiyon yaparken diğer taraftan da yapamadığı koleksiyonlara araştırmacılarını ulaştırabilmelidir. Türkiye’de baktığımızda insanı araştırma yapmaya teşvik edici kütüphanelerin çok az olduğunu görürüz. Çünkü binaların birçoğu itici bir atmosfer içerisinde hizmet veriyor.

Dünya’ya baktığımızda ise devasa kütüphaneler, çok rahat ve konforlu ortamlar kurulmuş. Dahası kullanıcılar için hizmet vermede yarışan 24 saat açık kütüphaneler, tablet bilgisayar ödünç veren yerler var. Ülkemizde ise güzel misallerin yanında halk kütüphanelerinin hafta sonu kapatılması büyük bir problem olarak hala karşımızda duruyor. Ayrıca gün içerisinde de beş buçukta kapalı olması da kullanım için uygun değil. Çünkü ebeveyn, çocuğunu kütüphaneye ne zaman götürecek ve kütüphane alışkanlığını ona kazandıracak? Akıllı kütüphaneler için binalar yeniden düzenlenmeli ve düzenlenirken de güzel bir pastanenin halkla ilişkiler mantığı ile meselelere yaklaşılmalıdır.

Personel işin mihenk taşı

Bütün külliyatı ezbere bilen hafız-ı kütüpler artık yetişmez belki ama AB karşılaştırmalı kalkınma raporundaki bir veri de dikkatimizi çekmiyor değil. AB halk kütüphanelerinde çalışan 162 914 personel var. Bunun 73 625’i kütüphaneci. Bu rakamlara göre halk kütüphanelerinde çalışan personelin %45,2’si kütüphaneci. Bu oran Türkiye için %9,3’tür.

Türkiye’de kütüphaneci yetiştiren şu anda beş devlet üniversitesi var. Buradaki problem üç noktada toplanıyor. Birincisi akıllı kütüphane dendiğinde insanların zihninde “solgun kitaplar, suratı asık çalışanların” olmaması gerekiyor. İkinci sıkıntı ise kütüphanecilerin resmi bir yasasının olmamasıdır. Memur olarak çalıştıkları için halk kütüphanelerini tercih etmeyen kütüphanecilerin bu problemi çözülmeli. Son olarak kütüphanecilerin uzmanlaşma meseleleri. Bizde bu konuda çalışma yapılamıyor ama örnek verdiğimiz Avrupa’daki kütüphanelerde her uzmanlık alanından bir kütüphaneci bulunuyor. Psikoloji alanında uzmanlaşan, yine hukukçu, pedagog kütüphaneciler var.

Koleksiyon ve bütçeler kütüphaneye çekicilik kazandırıyor

Dünyadaki ilk 5 üniversiteye baktığımızda bir üniversitenin koleksiyonu Türkiye’deki bütün üniversitelerin koleksiyonundan fazla neredeyse. Harvard üniversitesinde 16 milyon koleksiyon var.  Türkiye’deki toplam koleksiyon bunun biraz üzerinde. Ancak burada bütçe devreye giriyor. Örnek verdiğimiz üniversite kütüphanelerin 4 trilyon dolar civarında bütçeler ayrılabiliyor. Bizde ise bütün kütüphanelerin bütçesi neredeyse bu miktara yakın. Koleksiyon önemli çünkü koleksiyonlar okuyucuyu kütüphaneye çekmek için en önemli vesiledir. Ayrıca bunların da güncel olması ya da nitelikli ve değerli tarihi eserler olması gerekiyor.

Akıllı kütüphaneler için akıllı yazar ve okur

Kütüphanelerin birçok probleminden bahsediyoruz ancak en başta gelen meselenin yazarlar olduğuna hiç değinmedik. Hep bir şeyler isteyen yazarlar okurları kitaplardan soğutuyor. Kültür pazarlamaya çalışan, ürün satan yazarlar okurun zihninde olması gereken kitap profilini bozuyor. Kütüphaneleri sevdirecek kitabın en başta pazarlama ürünün bir parçası olmaması gerekiyor. Yine seri üretimin de bir parçası olmamalı. Arkası yarın mantığı ile hazırlanan kelime yığını kitaplar okurlarda kısa vadede bile “okudum da ne oldu sanki” sorusunu akla getiriyor.

Türkiye’de insanların kitap okumamasının bir sebebi de akıllı kütüphaneciliğin bilinmiyor olması. Ama bir sebebi daha var ki onu kimse zikretmiyor. O da akıllı yazarların olmayışı. Bu noktada yapılan değerlendirmelerde okura bir şeyler kazandıran yazar sayısı yok denecek kadar az. Ortaya çıkan yazarlar vermeden çok yaptıkları reklamlarla alma tarafından bakıyorlar işlerine.

Bu iddiamızı kütüphane kullanıcılarıyla alakalı konuştuğumuz İBB Kütüphaneler ve Müzeler Müdürü Ramazan Minder de destekler mahiyette açıklamada bulunuyor. Minder, açılan her kütüphanenin kendi okuyucu kitlesini ortaya çıkarttığını söyleyerek şunları ilave ediyor: “Halkımız okumuyor’ lafını çok kibirli ve içi boş bir söz olarak görüyorum. Halkımıza kitap ve kütüphane hizmetini sunduğumuzda nasıl da kullandıklarını kendi gözlerimizle gördük.” diyor.

Kütüphaneye insanlar niçin gelir?

Kütüphaneye insanlar birçok neden için gelebilirler: araştırmak için, okumak için, ödev için… Birçok kütüphaneyi değerlendirdiğimizde, eğitim kurumlarının ders programları içerisinde araştırmaya yönlendirme yapılıyorsa öğrenciler kütüphanelere gidiyor. Yoksa öğrenciler kütüphaneye sadece gazete okumak için gidiyorlar. Araştırmaya yönelik bir ödev-proje verildiği zaman öğrenci kütüphaneye mutlaka gitmek zorunda. Yani kütüphaneleri canlandıran yerler eğitim yuvalarındaki eğitimcilerdir. Çok iyi bir akıllı kütüphane yapılsa bile kullanıcısı olmadığında istenilen netice alınamaz.

Yalnız teşvik değil insanları kütüphanelere çekmek için yapılan örnek uygulamalar da var. Dünyaya baktığımızda bu konuda bizden çok ileri olduklarına şahit oluyoruz.  Örneğin Almanya’da kütüphaneler tamamıyla ayrı binalar olarak değil, bir kültür merkezinin bir alışveriş merkezinin parçası olarak tasarlanıyor. Bunun yanında kullanıcı çekmek için şemsiye dağıtan, laptop veren kütüphaneler var.

Kitaba saygı ve kütüphanelerin geleceği

Yazımızın başından bil itibar görüldüğü gibi kütüphanelerin geleceği ile kitapların geleceği birbirine paralel olarak ele alınmalıdır. Kitaba saygının olduğu bir toplumda elbette kütüphaneler canlanacaktır. Kütüphanelerin de canlandırılabilmesi için önündeki uygulamadaki ve iktisadi alandaki engeller de kaldırılacaktır.

Kütüphaneye insanlar neden gelirler? Sorusunun cevabı ise kütüphanelerin teknolojiyle olan ilişkilerinin yeniden yorumlanması ve özellikle açık kaynak kodlarıyla birbirine bağlanabilen tek vücut olmuş kütüphane toplulukları sayesinde olacaktır. Ancak böyle yapılar insanların zihinlerindeki ilmin merkezi kütüphaneler olmaktan çıkmıştır değerlendirmesini yıkabilir. Son değişim döneminde iki tahripten biri olan teknoloji tahribinin önüne geçilmesi geride bir problem daha bırakır o da bizi tarihi köklerimize bağlayacak eserlerin durumu. Bu konuda AB kalkınma raporunda bir madde dikkat çekicidir. “Kütüphaneler AB’de üst kimlik olan ‘Avrupa Vatandaşlığı’ bilincini oluşturmada rol oynayan kuruluşlar olarak kabul edilmektedir.”  değerlendirmesi, bizim de kurmak ya da korumak istediğimiz üst kimlik için örnek bir uygulama olarak görülmelidir.

 ………………………………………………………………………………………………..

DİPNOTLAR

  1. İsmail E. Erünsal, Türk Kütüphaneleri Tarihi, Cilt I, Giriş Yazısı.
  2. İsmail E. Erünsal, Kütüphane, İA, C.27, S.30.
  3. Lütfü Öztürk, EÜ, İ.İ.B.F Dergisi, Türkiye’de Dijital Eşitsizlik, Sayı 24, Yıl 2005, S.127.
  4. Lütfü Öztürk, Ege Akademik Bakış, Dijital Uçurumun Küresel Boyutları, Cilt 2, Sayı 1, S. 2.
  5. Bülent Yılmaz. “Halk Kütüphanelerinin toplumsal kaynakları üzerine bazı saptamalar: bir giriş” , Bilginin Serüveni: Dünü Bugünü Yarını – Türk Kütüphaneciler Derneği’nin Kuruluşunun 50. yılı Uluslararası Sempozyum Bildirileri, 17-21 Kasım 1999, Ankara. İçinde (544-564). Ankara: Türk Kütüphaneciler Derneği, 1999.
  6. Bülent Yılmaz, S.66 – S. 75.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı