Osmanlı Medrese Sistemi: Usul Olmadan Vusul Olmaz

1

Usul Olmadan Vusul Olmaz” sözü mühim bir düsturdur. Şu denî dünyada ednanın da bir usulü vardır. Hâlbuki Ulûm-i İlâhiyye ve Ahkâm-ı Şer’iyye’nin talim ve tervici, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî Serhendi (k.s.) Hazretleri tarafından Mektûbât-ı Şerîfe’de, hayırların en büyüğü olarak tarif edilmiştir.

Kendisi âlî olan bir işin usulü de âlî olması gerekir. Onun için medreselerdeki usul, âlimlerin üzerinde ısrarla durduğu bir husus olmuştur.

Nizamülmülk’e kadar medreselerdeki usul ve tertip

İslam dünyasında önceleri her türlü dini ve sosyal faaliyetin merkezi camilerdi. İslam’da cami ibadet yeri, kaza (yargı) dairesi, ordu karargâhı, yabancı elçilerin kabul yeri ve istişare mahalli olarak kullanıldığı gibi, eğitim de burada yapılıyordu. Camilerin yanı sıra küttâblar, kitapçı dükkânları, bilginlerin evleri ve saraylar da eğitimin yapıldığı yerlerdi.

Peygamberimiz’den (s.a.v) ve Ashâb’dan sonra tedrisâtta başta, muâsırlarına bu hususta rehber olan İmâmı Âzam olmak üzere, mezhep imamları ve İmâmı Ebû Yûsuf ve İmâmı Muhammed gibi önde gelen alimlerin metodu kabul gördü. Bu usul daha ziyade karşılıklı sual ve cevaba dayanan ve tamamen muallimin gayret ve dehasına dayanan bir usul idi. Bunu her müderris aynı vasıfta tatbik edememiştir.
Zamanla Müslümanlar arasında matematik, tıp, hey’et(astronomi), fizik, kimya gibi farklı bilimler de yayılmaya başlayınca yeni eğitim ve öğretim kurumları açılmaya başlandı.

Önceleri bu ilimlerle alakalı kitapların te’lif ve tercümesi maksadı ile daha ziyade kütüphane gibi Beyt-ül Hikme (Hikmet Yurdu) adında bir ilim merkezi kuruldu. Ancak çok devam etmedi. Fakat bunu başka te’lif ve Hikmet Evleri izledi. Çok geçmeden Musul’da Dâru’l-İlim adlı müesseseler kuruldu. Fakat buralar da Fırak-ı Dâlle’nin mesken tutmaya başladığı yerler oldu.

Fâtımîler tarafından açılan Dâru’l-İlim’lere karşılık Horasan ve İran’da camilerden ayrı olarak, talebelerin hem ilim tahsil edebilecekleri, hem de yatıp kalkabilecekleri medreseler kurulmaya başlandı. Gazneli Mahmut 1027’de Gazne’de, kardeşi emir Nâsır 1033’te Nişâbur’da birer medrese kurdular. Bu medreselerde Eş’arî ve Mâturidî akaidi ile hadis ve fıkıh öğretiliyordu. Ancak kurulan bu ilk medreseler teşkilatlı değildi ve uzun ömürlü olamadılar.

Nizâmülmülk’e Medreseleri tanzim vazifesinin verilmesi

Medreselerin devlet eliyle kurulması, parasız eğitim veren ve medrese teşkilatının en küçük ayrıntılara kadar tesbiti Selçuklular devrinde olmuştur.

Selçuklular medreseleri; ilmin gelişmesini sağlamak, devlet memurları yetiştirmek ve ayrıca Fâtımîlerin şiilik propagandaları ile diğer Râfizî telakkilere karşı Ehli Sünnetin müdafaa gayeleri ile kurmuşlardır.

Selçuklular devrinde ilk medreseler Tuğrul Bey’in emri ile 1046 yılında Nişâbur’da, Çağrı Bey’in emri ile Merv Şehrinde kurulan medreselerdir. Bunlardan sonra Nizâmülmülk tarafından Nişâbur’da ilk Nizâmiye Medresesi açıldı. Ancak gerçek anlamda teşkilatlı eğitim kadrosu ile talebeleri yatılı, parasız ve giderleri için vakıflar tahsis edilen medrese Sultan Alparslan’ın emriyle vezir Nizâmülmülk tarafından yaptırılan Bağdad Nizâmiye Medresesi’dir

Nizâmülmülk kendini adeta bu işe vakfetmiş, Bağdat’dan sonra İsfahan, Belh, Rey, Herat, Basra, Musul, Taberistan ve Cezîretübn-i Ömer gibi yerlerde de medreseler açılmıştır. Nizâmiye Medreseleri daha sonra kurulan medreseler için örnek oldu.

Rivayet olunur ki; Nizâmülmülk kendini bu işe o kadar vermişti ki, niyet edip hazırlandığı halde birkaç sefer hac programını iptal etmek zorunda kalmıştı. Nihayet o sene kesin olarak gitmeye niyet ederek Sultan’dan izin alıp hazırlıklara başladı. Günü gelince çadırını Dicle Nehri’nin kenarına kurup, yol için hazırlıkları hızlandırdı. O’nun Hacc’a gideceğini duyup, onunla gitmek isteyen sevenleri de çadırlarını Dicle’nin kenarına kurdular. Öyle ki orası kısa zamanda ordugah gibi olmuştu.

Seyahatin yaklaştığı bir gün Nizâmülmülk’ün kapısına bir derviş geldi ve vezirle görüşmek istedi. Vazifeliler sadaka için geldiğini zannedip görüştürmek istemediler. Fakat derviş ısrar edince içeriye haber verdiler. Nizâmülmülk izin verip gelmesini söyledi. Derviş içeri girerek şunu anlattı:

-Rasûlüllah Efendimiz’le (s.a.v.) müşerref oldum. Bana şöyle söyledi: “Var git Hasan’a (Nizâmülmülk) söyle. Ben onun Hac’cına kefilim. Şu Türklerin işini iyi takip edip nizamına koysun” buyurdu, dedi.

Bunu duyan Nizâmülmülk sevinç gözyaşları içinde derhal çadırını kaldırtıp hacca gitmekten vazgeçti. Hasan Sabbah’ın bir fedaisi tarafından şehit edilinceye kadar bu uğurda gayret etti.

Vezir Nizâmülmülk kurduğu medreselerde Şâfiî Fıkhını esas aldı. Öyle ki Nizâmiye Medreseleri’nin müderrislerinden hizmetlilerine kadar Şâfii olmasına dikkat etti. Hatta sırf orada okuyabilmek için bazı Hanbelî ve Mâlikî talebeler Şâfii olmak durumunda kalıyordu. Nizâmiye Medreseleri 15. Asra kadar hizmetlerine devam etti.

Osmanlı’da Medreseler

Osmanlı Eğitim Sisteminde Kur’ân-ı Kerim talim ve tedrisi ehemmiyet noktasından ilk sırada gelirdi. Çocuklar ebeveynleri tarafından, medrese ve meslek öncesi ilk olarak mahallelerde açılan ve bugünkü anaokulu seviyesinde çocukların devam ettiği mahalle mekteplerine gönderilirlerdi. Bu mekteplerin ders programları yakından incelenirse görülecektir ki; bu mekteplerde eğitim ve öğretimin esası din ve ahlaktı.

Osmanlı Medreseleri’nde bilhassa bir husus hemen dikkat çeker ki; bu da keyfiyete verilen ehemmiyettir. Talebeler Kur’ân-ı Kerim’i her okuduğu zaman abdestli olmak, göğsü hizasında tutmak durumunda idiler. Bunun yanında çok temiz giyinmiş bulunmak, daima besmele ile başlamak ve Kur’ân-ı Kerim’i okuduktan sonra yanında bulunan “Mushaf-ı Şerif’ kesesine koyup çıkarırken öpüp başına kadar kaldırmak ve hocalarına hürmetkâr olmak gibi usulü takip ederlerdi.

Talebeler kendilerine ilk yazdırılan “Rabbi yessir velâ tüassir Rabbi temim bi-l hayr” ibaresine ve nesihe bir müddet çalıştıktan sonra sülüs denilen yazı ile harf ve heceleri ve her harfin diğerine nasıl bağlanacağını yazarak çalışırdı.

Çocuklar mahalle mekteplerinde “Elif Cüzü’nü” kitâbetiyle beraber bitirince “Amme Cüzü’ne” terakki ederlerdi. Tebâreke, Gad Semi’a ve Zâriyât Cüzlerini okuduktan sonra dersleri arasına Tecvid dersi ilave edilirdi. Sonra temel itikâdi bilgileri öğrenmesi için ilmihal dersi onu takip ederdi. Zamanla Sıbyan Mektepleri’nde dil dersi de verilmeye başlanmıştı.

Sultan Abdülmecit Han tarafından, 1846 yılında Müderris ve Hocalara verilen bir talimatnamede: “Sıbyana bir taraftan Elif-bâ cüzünden okutarak ve bir taraftan da her dersini levhaya yazdırarak Allah’ın feyiz ve ihsanı ile Elif-bâ cüzü bitimine kadar çocukları tamamen yazı yazmaya alıştıralar.” cümlesi câlib-i dikkattir.

Mahalle mekteplerine Sıbyan Mektebi de denilmekte idi. Tanzimat’a kadar Sıbyan Mektepleri’ne kız-erkek
hemen her Osmanlı çocuğu devam ederdi. Bu müessesedeki eğitimini tamamlayıp tahsile devam edecek olanlar, medreseye geçerlerdi. Medrese haricinde hususi eğitimle yetişenler olduğu gibi, Enderun Mektebi’nde ilim tahsil edenler, askeriye mensubu olup ilim öğrenenler, mesleki yoldan; mesela devlet dairelerine devam suretiyle yetişenler de mevcuttu.

Umumiyetle her beldede hafız yetiştirmek üzere Dârulhuffâz adı verilen medreseler de vardı. Buralara Dâr-ul Kurrâ da denilmekte idi. Hâfız-ı Kur’ân, çocuklar içinde yaşları sekiz-dokuz olduğu halde Kur’ân-ı Kerim’i tamamlamış ve ezbere hiç hatasız okuyan pek çok küçük hafız vardı. Herkes, o yaştaki çocukların bu halinin Kur’ân-ı Kerim’in mucizesi olduğuna inanıyordu.

Osmanlı medrese eğitiminde esas tutulan Tefsir, Hadis ve Fıkıh gibi ilimlere, yüksek ilim manasında Ulûm-i ‘Aliye, mezkür ilimleri öğrenmeye vasıta olan Mantık, Belâğat, Sarf ve Nahiv ilimlerine ise Ulûm-i Âliye (alet ilimleri) denmişti.

Medreselerde okutulan dersler Hâşiye-i Tecrîd, Miftâh ve Telvîh gibi kitap isimlerine göre bilinir ve medrese derecelerinde bunlar kullanılırdı. Çünkü medrese eğitiminde okunan ilme ait bir kitabı takrir usulü ile bitirmek esastı. Başlangıç seviyesinde muhtasarat, yani özeti, yukarıya doğru çıktıkça mufassalâtı, yani ayrıntısını öğreten eserler takip edilirdi. Mesela kelamdan Hâşiye-i Tecrîd’i okuyan, Şerh-i Mevâkıf’a geçerdi ki Seyyid-i Şerif Cürcânî Hazretlerinin şerhidir. Belâğatta Miftâh Şerhi’nden sonra Allâme Teftezânî Hazretleri’nin eseri olan Mutavvel’e geçilirdi. Bununla beraber bazı müderrisler derslerini, kendi bilgisine göre uygun bulduğu bir şerh veya haşiyeye göre takrir ederdi.

Sahn-ı Semân Medreseleri

Sahn-ı Semân Medreseleri’ni, Fatih Sultan Mehmed Han istanbul’un Fethi’nden sonra kurdu. Burası müesseseler arasında en üst düzeyde tedrisat veren medreselerdir. inşaatı 1462 ile 1470 yılları arasında tamamlanmıştır. Sahn-ı Seman denmesinin sebebi, sekiz avlu manasına geldiği gibi, sekiz bölüm fen ilminin okutulmasıdır. Kur’ân-ı Kerim, Kelâm, Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi naklî ilimler okutulmakta idi. Fizik, Kimya, Matematik ve Astronomi gibi aklî ilimlerde de ders verilmekteydi.

Fatih Sultan Mehmed Sahn-ı Semân Medreseleri’ni yaptırınca, esasen yaygın olan müderrisler topluluğuna ilan ederek, yeni medresenin müderris kadrosunda aradığı şartları bildirmiş, bunun için de bizzat kendisi imtihan ederek müderris alacağını açıklamıştır.

Bu ilan üzerine müderrisler yoğun bir ders çalışma ve imtihan hazırlığı ortamına girmişler, neticede keyfiyet ve ilmî kabiliyet olarak en iyilerini seçerek almıştır.

Sahn-ı Semân Medreseleri’nde Fatih Sultan Mehmet tarafından hazırlanan ve “Tâlimnâme” adı altında yayınlanan bir okutma planının olduğu bilinmekle beraber, bu okutma planı Osmanlı Arşiv Belgeleri arasında şu ana kadar henüz gün yüzüne çıkartılamamıştır. Bir görüşe göre Kânunnâme’nin aslının 1918 yılında külliyede çıkan yangında yandığı tahmin edilmektedir.

Sahn-ı Semân Medreseleri, Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın Süleymâniye Medreselerini yaptırmasına kadar naklî ve aklî ilimlerde tedrisat vermekteydi. Süleymaniye Medreseleri yapılıp, aklî ilimlerin oraya alınması ile sadece naklî ilimlerde tedrisat vermiştir ki Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) her ikisinin de mezunudur.

Sahn-ı Semân Medreselerinde tedris usulü

Sahn-ı Semân Medreseleri’nde ders usulü, eski devirlerden beri devam eden geleneğe göre kitaptan metin okunarak takrir usulüyle yapılırdı. Talebe müderrisin etrafında halka şeklinde toplanır, okunan metni büyük bir dikkat ile takip eder, ezberlemeye çalışırdı. Dil öğretiminde bugün de geçerli olan ezber tekniği kullanılıyordu. Bin beyitten oluşan “Elfiye” gibi gramer kitapları ile şiirleştirilmiş bazı Akâid (Emâli) ve nasihat kitapları ezberleniyordu.

Bu metot birtakım kişilerce tenkit edilmiş, talebenin, önündeki kitabın dışında Arapça gramer ve tekellüm kabiliyetini hâiz olamadıkları öne sürülmüş, doğru bir metot olmadığı ileri sürülmüştür. Evet, belki bu durum bugün de böyledir ancak, bu münekkidlerin anlamadığı husus şudur:

Medrese talebesinin bütün okuduğu alet ilimlerinin gayesi, Kur’ân-ı Kerim’i anlayarak tefsirini yapıp, Allâh-ü Zû’l-Celâl ve’l-Kemâl Hazretleri’nin kuluna muradını Ayn-el Yakîn bilmeye matuftur. Osmanlı Ulemâsının Arapça konusundaki hassasiyeti de, Kur’ân’ı daha iyi anlama kaygısından kaynaklanıyordu. Bu hususta eski Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkate şayan bir makalesi vardır.

Medrese dersleri tatil günleri olan salı ve cuma günleri dışında sabah ve ikindi namazlarından sonra olmak üzere günde iki defa yapılır, takrir sabah derslerinden alınırdı. Ders okunurken müderris ve talebe arasında karşılıklı anlatma ve bir meseleyi sorarak cevap verme şeklinde bir usûle başvurulurdu. Bu şekilde dersler talebeyle mübâhese şeklinde devam ettiği için, bir saatlik ders için müderrisin günlerce hazırlanması icap ederdi.

Medrese derslerinde takip edilen bu tedrici usul, iktisar, iktisad ve istiska şeklinde de ifade edilmiştir. Yani başlangıçta okunan kısa metinlere iktisar, orta metinlere iktisad, konuyu bütün ayrıntıları ile anlatan metinlere de istiska denir. Talebe bu üç mertebeye ait kitapları sırasıyla okurdu. Mesela sarf ilminde Emsile, Bina ve Izzi okunduktan sonra Maksud ve Şâfiye’ye geçilir, en son Şâfiye’nin şerhleri okutulurdu.

İcazetname

Medrese derslerinde hoca, talebenin nazarında maaşlı bir memur değil, baba gibi telakki edilen gerçek bir muallim olarak görülürdü. Hocasının rızasını almadan talebe başka yerdeki derse devam etmezdi. Hatta taşradan İstanbul’a gelmek isteyenler bile ders okudukları müderristen izin aldıktan sonra gelirlerdi.

Okunan kitabın bitmesinden sonra talebeye icazet verilir, bunun için hususi bir merasim yapılırdı. Müderris veya dersiâm tarafından talebeye verilen icâzetnâmede, besmele, hamdele ve salvele’den sonra talebenin ve hocasının adı, okutulan ilmin ve kitabın adı, Peygamberimiz’e (s.a.v.) kadar götürülen hocalar silsilesi ile müderrisin talebeye tavsiyeleri yer alır,
sonunda imza ve icâzetin veriliş tarihi de kaydedilirdi. İcâzetnâme verilmesi senelerce süren uzun bir tedris döneminden sonra gerçekleşirdi.

Abdülhamid Han’ın getirdiği yeni düzenlemeler

Bu usul Tanzîmat ve Islâhat Fermanları’na kadar devam etti. Bu devirde yeni ihdas edilen Rüştiye (ortaokul) ve İdâdiye (lise) mektepleri, devlet dairelerine memur olmak isteyenlerin rağbetiyle, medreseler yeteri kadar talebe bulmakta zorlanmakla kalmamış, üst dersleri okuyanların adedi her geçen gün azalmıştır. 19. yüzyılın sonlarına doğru ilmi derinliğe sahip pek az rical kalmış, bu da medreselerde ciddi bir çözülmeye sebep olmuştur.

1876 yılında vazifeye getirilmiş olan İkinci Abdülhamid Han, 1884’te üst dersleri eskisi gibi vasıflı okutup, Ulûm-i Dîniyye Mektebi adı altında cazip hale getirmek için bir heyet teşekkül ettirmiş, ama bu proje muvaffak olamamıştır. Nihayet 1900 senesinde tekrar teşebbüs ederek, bu defa Ulûm-i Âliyye-i Dîniyye adı altında muvaffak olmuştur. Bu şubenin tahsil süresi 4 yıldı ve programında, Tefsir, Hadis, Usûl-i Hadis, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Kelam, Tarih-i Dîn-i İslam gibi tekâmülü haiz evsafta dersler vardı. Her ne kadar Abdülhamid Han 1909 da feragat etse de bu medrese aynı vasfında hizmete devam etmiştir.

1912 yılında ismi Ulûm-i Şer’iyye Şubesi olarak değiştirilmiştir ama vasfından bir şey kaybetmemiştir. 1914 Yılında ise müessese, ait olduğu yere, yani medreselerin bünyesine dönmüştür. Bu tarihte Dâru’l Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri kurulmuş, bu tarihte bütün medreseler tek çatı altında toplandığından, bu kısım da bu medreseye dahil edilmiştir. Başlangıçta Tâlî Kısm-ı Evvel, Tâlî Kısm-ı Sânî ve Âlî olmak üzere üç bölüm halinde açılan bu medreselerin bir yıl sonra dînî ilimlerde ihtisas yapmak isteyenler için Mütehassisîn Kısmı da faaliyete geçmişti.

Medreselerin Tevhidi Tedrisat Kanunu ile 1924’te kapatılmasından, 1950 ‘li yıllara kadar yaşayan en son medrese talebe ve alimlerini milletimiz “Abdülhamid HanTalebesi” diye tavsif etmiştir.

(Toplam 2.218 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. Sultan Selim Han, Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Kahire’den geri dönüş yoluna geçmişti. Yağmurlu bir havada yolda giderken sohbet etmek üzere Anadolu kazaskeri Kemalpaşazade’yi yanına davet etti. Çeşitli mevzular hakkında konuşurlarken Kemalpaşazade’nin atı birden bir su çukuruna bastı ve padişahın kaftanına çamur sıçradı. Herkes pür dikkat padişahın bu hadise karşısında hiddetleneceğini ve Kemalpaşazade’yi cezalandıracağını beklerken padişah gayet sakin bir şekilde;

    — “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukamın üstüne koysunlar”, diye söyledi ve sırtından çıkartıp vazifelilere teslim etti. 

    Padişah vefat ettiğinde de vasiyeti gereği bu kaftan sandukanın üstüne örtüldü.

Fikrinizi Belirtin.