Hikaye ve Günlükler

Yürek Kuşu

Raflarda ürünler değişiyor, ders kitaplarında müfredat. Vitrinlerde moda değişiyor, anayasada mevzuat. Bütün bu değişim ve koşturmacanın arasında aynaya baktığımda, kendimi bile değişmiş buluyorum. Bu bitmek bilmez curcunanın yüzümdeki izlerini ve belki de kirlerini seyrediyorum. Elim yüzüm olmuş dünya işi…

Bir yaz gecesi hatırlıyorum; söğüt ağacımızın altında… Ağaca bağlı salıncaktan düşmüş ve çardaktaki nineme koşmuştum. Dizim kanamış, içim acımıştı. Fakat kalbimin korkusu, dizimin sızısına galip gelmiş ve ağlayamamıştım. Elindeki akça tesbihi koyup divana ve beni alıp dizine “Ağla yavrum.” demişti, ninem. “Ağla, ağlayamamak kalbin katılığından, kalbin katılığıysa insanın dünyaya meyletmesinden olur.”
Sahi ne demekti bu?

Çok mu oynamıştım tahta atımla ve mavili yeşilli misketlerimle. Dedem çağırdığında camiye, “Abdullah’la oynayacağım.” dedim diye mi ağlayamamıştım. Ninem zeytinyağıyla ovalayıp dizimi, anlatırken Hazreti İbrahim Peygamberin gül bahçesine gidişini, uyuyakalmıştım.

Bu hatıralar aklımda ve gidiyorum otobüs durağına. Bu kez Torosların eteğinde, bir pamuk tarlasında, bir anı canlanıyor aklımda. Annemler yevmiyede, güneş ise tam tepede. Uyuyakalınca bir arkadaşı zeytin ağacının altında, döküyor pamuk çuvalını ve bağırıyor çavuş ağa “Uyuyana iş de yok, para da.”

Ve benim anam, tüfekçinin kızı anam. Can verir, cananını vermez anam, çıkıyor koca adamın karşısına ak yazması başında, “Çavuş ağa çavuş ağa, asıl sen uyansana, bütün insanlar uykuda, ölünce uyanacağız. Ne yıkarsın gönül Kâbe’sini, yıkasan da geçer mi bu gönül kiri.”

Ellerime bakıyorum istemeden. Ellerim temiz peki ya yüreğim. Koştuğum dünya, peki ya ahiretim. Uyanık sanıyorum kendimi, peki ya şu gafletim. Gün olur, gün doğmaz. Ocakta aş biter, bedende nefes. Peki, evde iş biter mi, kafada dert?

Otobüs geliyor durağa. Bense gidiyorum yıllar öncesine, köy meydanına. Yeşil eski bir otobüs, kalabalığın ortasında. Abim, sadece bayramlarda giydiği keten takımı üzerinde vedalaşıyor köy halkıyla. Sıra gelince bana ağlıyorum haykırırcasına, “Hani Maviş’in boynuzları çıkmadan, ağılda oğlak kırpılmadan, derede balık bitmeden gitmeyecektin?”

Gülümsüyor abim. “Küfür boynuzlarını çıkarmış, din İslam kırpılmış da geri bir parça kalmış. Âlim bitmiş, zalim yeri göğü yurt edinmiş. Ben o parçayı dikeni bulmaya gidiyorum.”

Otobüs, ani bir frenle sarsılınca şu ana dönüyorum. Bugün, ne kadar da maziyle doluyum. Sanki ablam giymiş pötikareli bayramlığını, uzatmış çeşit çeşit kavanozları “İstediğini seç, bugün bayram” diyor. Fakat bugün çilek kaynatmamış ve reçel doldurmamış kavanozlara. Maziyi kaynatmış ve hatıraları doldurmuş…
Beden nerede olursa olsun, ruh istediği yerdedir. Ben otobüste sıkış tepiş yolculuk yapmıyorum, anılara sıkıştım ve işte gülümseyip kocaman, kapatıyorum gözlerimi, bir kavanoz daha abla diyorum, söz, üstüme başıma bulaştırmayacağım.

Rengarenk çiçekli bir kavanoz veriyor ablam. Bir bahar günü yaşanmış bir hatıra daha canlanıyor. Elimizde kaplar, gidiyoruz dereye. Su dolduracağız dedemlere…

“Kuşlar nerede şakıyorsa, oradan doldurun kabınızı, onlar bilir suyun hasını.” diyor babam ve koşuyoruz su boyunca ve duruyoruz kuşların şakıdığı çalılıklarda…

Ve iniyorum otobüsten, Karacaahmet’in tam karşısında.

“Ağla!” diyor ninem.
“Uyan!” diyor annem.
Ve “Doldur!” diyor babam.
İçimde bir kuş ötüyor inceden.
“Doldur!” diye yineliyor babam:
“Yürek kuşun nerde öterse, gönül kabını orada doldur.”

En Yeniler

2 Yorum

  1. Her sayıda hikayelerinizi özenler okuyorum gayet te istifade ediyorum.
    Elinize sağlık, yine çok güzel yazmışsınız.

  2. Cok guzeldi istifade ettik emegi gecenlere tesekkurler.🌹

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı