Araştırma

Temel Olmadan Klasik Eser Olur mu?

Ahmet Mithat’ın başını çektiği “klasikler tartışması”, devrin kalemleri “Bizde klasik var mıdır, neyi klasik kabul etmeliyiz?” sualleriyle zihni aşındırmaya başladı. Bu minvalde eski eser diye damgalanan geçmişi red manasında ‘Türk edebiyatının klasikleri hangileridir?’ sorusu etrafında da listeler sıralandı.

Boileau, klasik eser için, “hoş bir şey” ifadesini kullanır. Kemal Atakay ise, “Kanon Huzursuzluğu” adlı makalesinde, klasik kelimesinin “classicus”un Ortaçağ’da talebe anlamına geldiğini ve zamanla “okula ait” anlamında kullanılarak sınıfta okutulan, herkesçe tartışılmaz bir nitelik kazanmış metinler olarak gündeme geldiğini belirtir. Türk Edebiyatı ve Batı Edebiyatı’nda klasik deyince Eski Yunan ve Latin kökenli eserlerin akla hücum etmesi de bundandır.
Batı Edebiyatı’ndaki klasik tartışmaları daha çok okullarda öğrencilere okumaları için hangi kitapların tavsiye edileceğine dairdir. William J. Bennett, “To Reclaim a Legacy” adlı makalesinde bu tartışmanın Amerika’daki durumunu ortaya koyuyor. Bennett’e göre çoğu kolej ve üniversite sosyal bilimleri ve onun niçin öğretildiğinin önemini unuttu; sosyal bilimler, özellikle de batı medeniyeti çalışmaları, lisans müfredatındaki merkezi yerini kaybetti. Bu konular, bir öğrencinin mezun olamadan önce alması gereken konular haline dönüştü ve Amerikan kolej ve üniversitelerinden mezun olan birçok öğrenci tarih, edebiyat, sanat ve kendi milliyet ve medeniyetlerine ait felsefi düşüncelerden mahrum kaldılar. Batıda klasik eser tavsiyesi, zaman içerisinde unutulmuş bu yönü, yeniden revaçta kılmak için var olan dili değiştirilmeyen kendi eserleri üzerine inşa edildi. Bizde ise tersine dili sadeleştirilmiş, harfi değiştirilmiş, geçmişi unutturmak üzere edebiyatımızı farklı mecraya sokmaya çalışan klasik eser anlayışı hâkim oldu.
Bir asırdır kitap sektöründen fırtına gibi geçti 100 temel, 1000 temel eser, Dünya klasikleri, Türk klasikleri, okumanız gereken 10 ya da 100 kitap… Listeler gruplamalar böyle uzadı, günümüze geldi. Meselenin özü yine bir Tanzimat hastalığından edebiyatımıza miras kaldı.

Klasik demek 1000 yıllık eserleri yok saymak demek oldu

Türk Edebiyatı için klasik eser tarifinde bir standart bulunamıyor. Bizdeki klasik devir önceleri Divan Edebiyatı’na, üzerinden belli bir zaman geçen manasında klasik denilmişti. 13. yüzyılın ilk yarısından 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden süre klasik dönem olarak adlandırılmaktaydı. Arkasından niçin 100, 1000 temel esere ihtiyaç duyuldu sorusuna cevap bulmak, bizdeki klasik eser mantığını anlamak için daha doğru olacaktır.

Geçmişi inkâr ve bin yıllık harfin değiştirilmesi ile edebiyatımızın mecrasını de değiştirmek isteyenler Batı’dan tercüme macerasına sarıldı. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı yıllarda (1938-1946) başlayan Batı klasiklerinin Türkçeye tercüme edilmesi, Türk Edebiyatı için yeni bir kaynak olarak düşünülüyordu. Tercüme Bürosu, özellikle Batı kültürüne kaynaklık eden Yunan klasiklerinin tercümesi için kolları sıvamıştı. Bir ‘kültür devrimi’ mantığıyla her yıl sayıları yüzü bulan tercüme edilen eserler, Cumhuriyet bayramlarında bir kültür bayramı coşkusuyla 1946’ya kadar okuyucuya sunuldu. Bir taraftan da Divan Edebiyatı derslerinin kaldırılması alenen tartışılıyordu. Vedat Nedim Tör, 1930 yılında Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yer alan yazısında, klasik devre ait, asırların imbiğinden süzüle süzüle gelen eserler için geçmişi reddetmeyi göze almıştı: “Liselerde Divan Edebiyatı’nın yeri olmamalıdır. Bugünün neslini Avrupa kültürü ile yetiştireceğiz. Ona her şeyden önce klasik bir sanat terbiyesi vereceğiz. Yunan ve Latin sanatından başlayarak, Avrupa kültürünün sanat numunelerini ve sanat tarihini öğreteceğiz. Bu suretle liseyi bitiren bir Türk genci Nef’î’yi, Nabi’yi, Bakî’yi, Nedim’i anlamayacak, fakat Homer’i, Shakespeare’i, Goethe’’yi, Rasin’i, Schiller’i tadacak..”

“Hangi millete mensup olursa olsun her Avrupalı genç bunları bilir, fakat Nef’î’yi tanımaz. Nef’î’yi tanımamak Avrupalılık için noksan değildir. Türklük için de! Fakat Goethe’yi bilmemek büyük bir boşluktur.”

Bu sözler o devirde klasikten kastın, geçmiş eserleri reddetmek yerine batıdan kültürümüzle alakası olmayan eserleri cebren dayatmak demekti. Tanzimatla birlikte başlayan, bizde klasik yok anlayışı, Cumhuriyet döneminde divan edebiyatını yok sayan anlayışa bürünmüştü. Bu klasik karmaşası ise sonunda, üniversiteyi bitiren bir öğrenciyi sadece Nefi’yi, Baki’yi değil Shakespeare’i ve Goethe’yi de bilmez hale getirdi.

Eser bahanesi ile ideoloji aşılanmaya çalışıldı

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “Türk edebiyatı”, “Hazırlatılacak eserler” ve “Dünya Edebiyatı”
başlıklarında oluşturulan ve kamuoyuna 15 Temmuz 2005’te açıklanan 100 Temel Eser Listesi bütün valiliklere bir genelge ile gönderilmişti. (MEB,

2005) Projenin temel maksadı, seçilmiş 100 kitabı ilköğretim çağındaki öğrencilerin okumalarını sağlayarak okuma kültürlerinin oluşmasına ve okuma alışkanlığı kazanmalarına yardımcı olmaktı. Bu minvalde 1930-1980 yılları arasında okutulan lise edebiyat kitaplarının incelendiği çalışmada milli eğitim ideolojisinin ders kitaplarına nasıl yansıtıldığını; edebiyatı yalnızca kısır, ideolojik birtakım savlarla kanonlaştırma/ölçü koyma çabasının bu kitaplarda nasıl görünürlük kazandığı ve bu yolla öğrencilere ne tür bir edebiyat eğitimi verildiğini ortaya koymuştur. (Baki, 2010: 14)

Uluslararası Türk Dili ve Edebiyat Kongresinde sunulan (Saraybosna, 17-19 Mayıs 2013) ‘M.E.B’in 100 Temel Eser Eserinin İncelenmesi’ bildirisinde klasik eser ve temel eserlere siyasî elin müdahalesi dikkat çeker.

“Edebi bir metin kapsamına sokulan Nutuk’la başlayan liste, Cumhuriyet ideolojisinin, edebiyatı ulus devlet inşası için listenin başına yazılmıştı. Listedeki isimler daha ziyade Cumhuriyet döneminde uluslaşma sürecinin ideolojisini yansıtan eserlerdir. Listeye Suyu Arayan Adam adlı otobiyografik çalışmasıyla giren Şevket Süreyya Aydemir, bu çalışmasında Turancılık ve sosyalizmden sonra cumhuriyetçiliği, milliyetçiliği kendisine doğru yol olarak seçtiğini anlatarak bu ideolojilerin gençlere tanıtılmasını sağlar.

Listede yer alan Ahmet Kutsi Tecer, Halkevleri aracılığıyla inkılapları halka anlatma işinde öncülük etmişti ve 1941-1946 yılları arasında CHP milletvekilliydi. Yine listedeki isimlerden Falih Rıfkı Atay, Ahmet Rasim, Mehmet Akif Ersoy,

Yahya Kemal Beyatlı, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, milletvekilliği yapmıştı. Listeye Sinekli Bakkal ve Mor Salkımlı Ev’le giren Halide Edip Adıvar Sinekli Bakkal ile 1942 CHP Roman Ödülü’nde birinciliği, listeye tek eserle giren Memduh Şevket Esendal da aynı yarışmada listedeki eseri Ayaşlı ile Kiracıları ile ikinciliği almıştı. Bunları da göz önünde bulundurursak, Cumhuriyet döneminde Oluşturulmaya çalışılan “inkılap kanonu”nun günümüz “100 Temel Eser” listesinde de kendine yer bulduğunu söyleyebiliriz.

Temelsiz eser havada kalır

Edebiyatımız, “siyasi erk”in eli ile gelenek içerisinden çıkarılmış, farklı bir mecraya sürüklenmek istenmiştir. “Çünkü Türkiye, modernleşmesine başladıktan sonra kendi geçmişiyle ilgisini kesen bir ülke ve toplumdur. Bunun sonucunda ortaya çıkan boşluk, geçmişin boşluğudur. O sırada ülke Batılılaşmaya karar vermiştir ve Batı’nın kültürel değerlerini benimser.” Edebiyatımızda da bir boşluk oluşturulmuş, bu temel klasik eser tartışması harf inkılabı ile derinleşmişti.

Türk Edebiyatında klasik meselesi hakkındaki tartışmalar, 1897 yılında Ahmet Mithat tarafından başlatılır. Ahmet Mithat, “İkram-ı Aklam” adlı yazısında bizim henüz klasik bir dönemimiz olmadığını ve Faust’lar, Le Cid’ler, Andromaque’lar ve Romeo ve Juliet’ler değerinde eserler meydana getirmemizin mümkün olmadığını vurgularken, hiç olmazsa bunların tercüme edilmesi önerisini sunar. Devrin kalemlerinden Ahmet Cevdet, Cenap Şahabettin, Necip Asım, Ahmet Rasim, Hüseyin Sabri ve Sait Bey gibi isimler, klasiklerin değeri, çevirilerine duyulan ihtiyaç, bizde klasik dönem bulunup bulunmadığı hakkında yazılar yayınlarlar. Ahmet Mithat’a göre en genel çerçevede klasik, “her şeyin baştan başına fevkaladesine aliyyü’l-alâsına” denir. Hüseyin Sabri’ye göre, öteden beri yapılmakta
olan ve böylece gelenek haline gelen her türlü şey için klasik kelimesi kullanılabilir. Bu masum tercümelerle başlayan klasik eseri bulma anlayışının; harf inkılabı, dilde sadeleşme, öz Türkçeleşme gibi menfi harekete dönüşeceği ve geçmişe ait devasa eserler ile aramızdaki bağı koparacağı gözden kaçırılmış mıydı!

Harf inkılabı neticesinde Türkçe eserler dahi sadeleştirme adına Latin harflerine çevrilmiş, aynı zamanda Batı’dan eserler Türkçeye tercüme edilerek 1000 yıllık eserlerimizin boşluğu doldurulma siyaseti izlenmişti. ‘Peki bu temel dolar mı?’ sorusunun cevabı: Zemin olmadan bina yapmaya benziyor.

Zira zeminsiz/temelsiz her eser havada kalır. İnsanların geçmişine kendi harf ve dili ile okuyup kendi klasiklerine karar vermediği müddetçe bütün bu klasik eser tartışmaları ve temel eser tavsiyeleri boşlukta asılı kalacaktır. ‘Uzun vadede bir milletin gerçek değerlerini ortaya koyacak eserlerin kalıcılığının oluşması için zamana bırakılmaları gerekmektedir.’ Liste üzerine liste yapmak ancak telif hakkı korunmayan ve ranta dönüştürülen kitaplar, yayınevleri için bir kazanç kapısıdır.

 

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı