Ayakkabısız Okullar7 dakika okunma süresi

1

Betonun soğukluğu, ayakkabıların sıkıcılığı, sıra ve masaların sertliği bir tarafa; ayakkabının dışarıda bırakılmasıyla “ev gibi rahat” cümlesiyle eğitim mekanları yeniden kurgulanıyor. Öğrencinin keyfiyeti için “Ayakkabısız okullar” uygulaması bir seçenek olarak sunuluyor.

Evvela, bu yazıyı ayakkabılarınızı çıkarıp okuyun. On yıl çalışma ofisinde ayakkabısız çalışıyorsunuz. Beş katlı apartmanın merdivenleri halı ile kaplı, dış kapıda girişte ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz. Bütün eğitim hayatı boyunca derslerin hemen hepsi ayakkabısız işlenmiş. Ne dersiniz. “Ev gibi rahat” dersiniz, tabii. İşte böyle bir dünya yeryüzünde mevcut. Bunun eğitim yuvası olduğunu düşündüğünüzde hasıl olan keyfiyeti tahmin edemezsiniz. Ayakkabısız okulların temelinde ne bulunuyor, önce onu ortaya çıkaralım.

Eğitimin gerçek manası

Eğitim, en kısa tabirle terbiye demektir ki, terbiye “Rabb” kökünden iştikak eder. Bugün kafayı salt bilgi ile doldurmak; eğitim değildir. Eğitime bu gözle bakmak insanı bilgi hamalı yapmaktır. Eğitim esasında; Nefsi, kalbi, hisleri, bedeni terbiye etmektir. Osmanlı devrinin son zamanlarında pedagoji üzerine yazılan kitaplarda terbiyeyi de “bedenî, ahlakî, fikrî” diye taksim etmişler. Bütün bu üç unsurun en başında muhakkak ki imandan olduğu hadîs-i şerifler ile sabit olan nezafet-temizlik geliyor. Hani o meşhur gelişim psikolojisinde “gelişim baştan ayağa doğrudur” denir ya, eğitimde de gelişim “ayaktan başa doğrudur.” Ayak nereye giderse baş oraya girer. Bedenî terbiyede nezafet hasıl olunca, nezaket de hasıl olacaktır. Terbiye, şikayetçisi olduğumuz bugünün nezaketsiz üslubuna da çözüm olabilir.

“Ayakkabı terbiyesi”

Terbiye, ayaktan başlıyor. Hem de bu topraklarda asırlardır bir eğitim uygulaması olarak hayat bulmuş. Geriye doğru yılları sararsak “Ayakkabı Terbiyesi” başlığını Refik Halit 1945 yılındaki bir yazısında kullanıyor, Nişantaşı’ndaki İngiliz erkek okulundan bahsediyor. Demek ki kızlar ve erkekler başka milletler ve eğitim sistemlerinde de cinsiyete uygun eğitim görebiliyormuş.  Nişantaşı Anadolu Lisesinin temelleri 1849 yılında, Beyoğlu Bursa Sokağında Lord Stantford Redcliffe’in eşi Lady Stratford Redcliffe’in bir kız okulu açmasıyla başlar. 1905 yılında Boys School – erkek okulu olarak devam eder.  1955 yılında, lise seviyesinde English Boys High School olmuştur.  İngiliz okullarının bir geleneği olan “gentlemen” yetiştirme anlayışının bir uzantısıdır. Maddi imkansızlıklar gerekçe gösterilerek, 1979 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilir ve bugünkü Nişantaşı Anadolu Lisesi adını alır.

İşte bu okulun geçmişinde, Osmanlı coğrafyasında uygulanan ayakkabısız eğitim sistemi vardır. Yazar şöyle nakleder. “Nişantaşı’ndaki İngiliz erkek okuluna talebenin sokak ayakkabılarıyla girmesi yasak. Hepsinin pabuçlukta bir çift -arkalı ve ökçeli, hemen takıvermesi kolay, hususî şekilde yapılmış- terlikleri var; onları giymeden içeriye adım atmıyorlar. Atmayınca da yerler tertemiz kalıyor, mermerlerin daima pırıl pırıl durması binaya ayrı bir güzellik veriyor.”

Eğitimde unutulmuşları yeniden hatırlama devri

Eğitimde unutulan değerleri hatırlatıyor. Bu usulün sadece temizlikle kalmadığını vurguluyor, kişinin manevi dünyasını şekillendirdiğini pedagojik bir dille ifade ediyor. “Kışın, yolda ıslanmış çamurlu potinleri çıkarıp evde kuru kalmış terliklere kavuşmanın ayrıca bir zevki olduğu gibi, sıhhî bakımdan faydası da inkâr edilemez. Hatta daha ileriye vararak diyebilirim ki, ıslak ve kirli ayakkabı insanın maneviyatını bozar, çalışma hevesini kırar ve onu miskin, mızmız bir hale sokar. Sokak dönüşü ayakkabı değiştirmenin az çok yorgunluğu giderdiği de bir hakikattir; evi benimsetmesi, sevdirmesi de hesaba katılmalıdır.” İşte yazarın da “ev gibi rahat” ifadesini söylemesi bir eğitim gerçeğine işaret ediyor. Öğrencinin eğitim gördüğü yeri, kendi evi gibi hissedecek ortamlar sunmak gerekiyor. Çünkü eve bile çamurlu, kirli ayak ile girildiğinde gerek ev hanımının veya hizmetçinin arkadan bir sürü laf söylediği vakidir. Aynı şey niye eğitim yuvasında geçerli olmuyor, sorusunu sormak gerekiyor.

Yazarın 1940’lı yıllarda buna çözümü şu şekildedir. “Faydalı görünen bu usule bütün okullarda riayet edilmesi istenir. Maddi imkânı bulunursa okul terliği usulünü kabul etmemek için sebep kalmaz. Hele bizim gibi daha pek yakın zamanlara kadar ev ve sokak ayakkabısını ayırmaya alışmış bir milletin zaten esasta kendisinin olan bu usulü okullardan başlayarak yeniden benimsemesini gayet tabiî görmek lâzımdır.”

Her ne kadar Nişantaşı’nda bir İngiliz okuluna ayakkabısız girildiğini görse de bu usulün milletimizin ve medeniyetimizin köklerinde, kadim eğitim sistemimizde yer tuttuğunu açık yüreklilikle söyler.  Ne oldu da bugüne kadar ayakkabıların ayağımızı sıkmasına rıza gösterdik. Cevap basit “Eğitim, her zaman işin kolayına kaçılmaya müsait bir alan.” Olmuyor, deyip başka bir şey hemen reddedilebiliyor. Ancak 2015’ten itibaren Kocaeli Özel Güneş Okulları tedricen halılı sınıf uygulamasını başlatmış. Uygulamayı yerinde görmek için yola çıktık.

Eğitimde mekânı yeniden kurgulamak

İstanbul trafiğinin sıkışıklığını atlatıp iki saat sonra okula ulaşıyoruz. Oysa bugüne kadar sıkışan ayaklarımızı o kadar düşünmemiştik. Halılı sınıf uygulaması manzarası, içimizi ferahlatıyor. Öğrenciler, öğretmenleri ile o kadar yakınlık kurmuşlar ki sanırsınız dünyanın eğlenceli oyunlarını öğreniyorlar. İnsanın ruh halini aksettiren kelimeler sıralanıyor ardı ardına: Samimi, rahat, doğal, mütebessim, yek-âhenk vb… Kısacası keyifleri hayli yerinde.

Ayakkabılarımızı ayakkabılığa çıkarıp o hissiyatı yaşıyoruz. Sonuç: “Evinizde gibisiniz. Kendinizi buraya ait hissediyorsunuz. Rahatsınız. Canınız sıkılmıyor. İçeride daha çok durmak istiyorsunuz.” Mübalağaya lüzum yok. Maksat sadece konfor değil, keyfiyeti artırmak için ruha giden kanalları açmak, yani bedenî sıkılganlığın ruh üzerindeki baskısını azaltmak. Böylece rahatlayan beden öğrenmeye daha açık hale geliyor, zihin rahat çalışıyor, öğrenmeye daha çok odaklanıyor. Çünkü öğreten ile öğrenen aynı seviyede, yerde. Eşit mesafede, öğrenme fiilini yeniden birlikte keşfediyorlar.

Eğitim hayatınızda hafızanıza kazınan sıraların o statik ve donuk halini derhatır ettikçe, betonun soğukluğu ve matlığı tüylerinizi ürpertiyor. Sınıf; sıra, masa, tahta ve insanlardan mürekkep bir mekân haline geliyor. Canlılık, hareket, serbest dolaşım alanı nerede? Neredeyse koca bir yıl sadece belirlenmiş bir sıraya oturmak için geliniyor. Bugün, dövündüğümüz gençlik işte bu sıralarda yetiştiler. Belki de ruhları can çekişiyordu. Eğitim, sadece bilgiye odaklanırsa yani kafaya; ruha ve gönle hitap etmezse işte o zaman akılsız başın cezasını ayaklar çekiyor. Eğitimin ruha ve gönüle hitap eden kısmını kazanmak için mekânın ayaktan başa yeniden kurgulanması gerekiyor.

İşte “değerli eğitim”

Diyeceksiniz ki, “Bu kadar maliyete ne gerek var? Bizim zamanımızda böyle değildi.” Biraz daha köklere inelim mi? İlimde evvela hürmet esastır; öğrenene, öğretene, öğretilen mekâna. İmam-ı Azam Hazretleri’nin kapısının eşiği altından da olsa ilim talebesine zekât düşer, cümlesi bir hakikati işaret ediyor, daha doğrusu öğrenciye, talebeye ve eğitime dair duyulan azami bir hürmete: “İlim talebesinin okuduğu yerlere melekler kanatlarını serer.” Sizce de ayaklarının altından halısını çektiğimiz öğrenciler için, yollarına ayaklarının altına halı sersek az değil midir? İşte “değerler eğitimi” ve “değerli eğitim” buradan, daha kapıdan içeriye adım atarken başlıyor.

Bu yazının devamını İnsan ve Hayat Dergisi’nin 115. sayısından (Eylül 2019) okuyabilirsiniz.

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 732 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

Fikrinizi Belirtin.